25 Kasım 2014 Salı

CANAN TAN RÖPORTAJI-PEMBE VE YUSUF

CANAN TAN’IN SON ROMANI  “PEMBE VE YUSUF”
ÏÇOCUK GELİNLER, TÖRE CİNAYETİ,  AİLE İÇİ ŞİDDET KONULARINA PARMAK BASIYOR


Pembe ve Yusuf, toplumumuzun tüm açık yaralarına tuz basıyor sanki; Çocuk Gelinler, Töre Cinayetleri, Kırsaldan Kente Göç, Aile İçi Şiddet. Romanı okurken, tüm bu kapanmaz yaraların, yaşadığımız coğrafyanın değişmez kaderi olduğu gerçeği suratımıza bir şamar gibi çarpıyor.

 Kadınların dünyasına kapı aralıyor Canan Tan bu kitabında. Kız olarak doğduğu için babası tarafından nefret edilen ve bunun cezasını ömür boyu sırtında bir yük gibi taşıyan kadınlar, kız evlat doğurmanın büyük bir suç olduğu sanrısındaki kadınlar, koca, kaynana baskısı ve zulmü ile karşı karşıya olan kadınlar, kısır olanının üstüne kuma getirmenin normal sayıldığı kadınlar, namus ve töre uğruna öldürülen kadınlar.  Zehra, Keder, Fidan, Pembe…
Fatma ERDEM:  Romanda, Diyarbakır’dan İstanbul’a göç eden Keder ve ailesinin hayatını, yöreye özgü örf ve ananeleri anlatmanız oraların insanını çok yakından tanıdığınızı düşündürüyor bize. Sizin de genç yaşta gelin olarak Ankara’dan Diyarbakır’a gelin gittiğinizi biliyoruz. O zamanlardan gözlemlediğiniz olaylar ve kişilerden mi esinlendiniz romanı yazarken?

Canan TAN: Yalnız son kitabımda değil, yazdığım bütün öykü ve romanlardaki karakterler, okurun çevresinde karşılaşabileceği türden, yaşamın içindeki insanlar oldu hep. Kimilerini bire bir tanıdım; kimileri ise bir yanı hayal gücüne dayalı, diğer yanı gerçek birer sentez.
Doğrudur; özellikle Piraye ile Pembe ve Yusuf’ta Diyarbakır’da kaldığım yılların payı büyük. Büyük şehirde öğrenim görüp Doğu ve Güneydoğu’ya gelin gitmiş, çocuğu olmuyor diye ya da erkek çocuk doğuramıyor diye üzerine kuma getirilmiş gelinleri gördüm. Çocuk gelinler, şiddet gören ya da cinayete kurban giden, intihar etmeye mecbur bırakılan kadınlar… Bizim kadınlarımız! Onları yazmasam olmazdı.


CİNAYETİ MEŞRU KILMAYA ÇABALIYORLAR

F.ERDEM: Birleşmiş Milletler verilerine göre, dünyada her yıl büyük çoğunluğu kadın olmak üzere, en az beş bin kişi 'töre' ve 'namus' gerekçeleriyle, aileleri tarafından öldürülüyor. Günümüzde sadece kırsal kesimde değil, kentlerde de rastlıyoruz “Pembe ve Yusuf”ta bahsettiğiniz kadın hikâyelerine. Sizce bu gidişe nasıl bir dur denilecek? Toplumsal bilinçlendirme neden bu evlere ulaşamıyor?

C.TAN: Töreler, yaşam biçimimizi şekillendiren, Türk toplumunun gizli anayasası. Âdetlerimiz, gelenek göreneklerimiz... Onları yok sayamayız.
Ancak töre’nin içinde cinayet yok! “Yaratılanı sev, Yaradan’dan ötürü” der törelerimiz. Ancak işine gelen, “Namusu temizleme” kalkanının arkasına sığınarak cinayeti meşru kılmaya çabalıyor. Namusunu temizlemeye çalışırken, ne kadar kirlendiğinin farkında bile değil...
Bu gidişe dur demek son derece güç ne yazık ki. Beylik laftır, “Her şeyin başı eğitim!” deriz ya, toplumsal bilinçlenmenin tek yolu da eğitimden geçiyor. Ve bizler özlenen bilinç seviyesine ulaşmaktan çok uzak bir noktada, çaresizce debelenmekteyiz.

KADIN CİNAYETİNİ YAZMADAN EDEMEZDİM

F.ERDEM: “Issız Erkekler Korosu” kitabındaki karakterlerden biri olan Yedekçi Yusuf’un sızılı hikâyesini gördük bu romanda. Size gelen okuyucu tepkileri nasıl oldu, Yusuf’un gelecek hayatına dair yeni bir roman yazmayı düşünüyor musunuz?

C.TAN: Yusuf’un hikâyesi, Issız Erkekler Korosu kitabımdan önce tasarlanmıştı. Sert bir hikâyeydi. Romanlaştırma konusunda, uzun süre kararsız kaldım. Ama her gün bir başka kadın cinayetinin yaşandığı bir ortamda yazmadan edemezdim.
Yalnız kadınların değil, erkelerin de ezilebildiğini, acı çektiğini, hatta bedensel şiddet gördüğünü anlatıyordu bu kitap. Yusuf da âdemoğlu Pansiyon’daki fasıl gecesine katılan erkeklerden biriydi. En genç olanı, okurlarımın kendilerine en yakın bulduğu, “Ne olacak bu gariban oğlanın hali?” diye sorup durduğu...
Şimdi de, sizin gibi, Yusuf’un öyküsünün devamı gelecek mi diye soruyorlar. Aynı istek Piraye ve Yüreğim Seni Çok Sevdi romanlarım için de gelmişti. Yanıtım: Hayır! Bir romandan çok sayıda karakter çıkabilir. Ama o karakterlerin her birinden bir roman çıkarmayı kolaycılık olarak görüyorum. Okurun hayal gücünde şekillenmeli daha sonra yaşanacaklar. Ve tadında bırakılmalı... 

BU SATIRLARI GÖZYAŞLARI İÇİNDE YAZDIM

F.ERDEM: “Çayları doldurdu Pembe. Bir yudum çay, bir lokma börek tepsiler dolusu kahır! Sıra sıra dizildi boğazlarına…” Bu kahır, bu yük nasıl hafifletilebilir, bu kadınlara nasıl yardım edilebilir?

C.TAN: Alıntı yaptığınız satırları gözyaşları içinde yazdığımı itiraf etmeliyim. Keşke bu kahrı hafifletecek bir şeyler gelse elimizden. Kendi adıma konuşursam, az da olsa üstüme düşeni yaptığıma inanıyorum ben. Bir tek kişinin karanlık dünyasında küçücük bir ışık yakabilirsem, ne mutlu bana.


EVLİLİK DEĞİL KÖLELİK

F.ERDEM: Polis Akademisi Suç Araştırma Merkezine göre Türkiye’de evlenen her 3 kişiden biri 18 yaşın altında. Türkiye Çocuk Gelinler açısından, Kongo, Afganistan, Uganda, Nijer, İran, Irak’tan sonra 7. ülke, Avrupa’da ise 1.ülke durumunda. Bu tüyler ürpertici durum hakkında neler söylemek istersiniz?

C.TAN: Dünya üzerinde kabul edilen: 18 yaşın altında evlenenlerin, “çocuk gelin” ve “çocuk damat” oldukları. Ancak Türkiye’de, 18 yaşın altında evlenen kız çocuklarının sayısı, erkek çocukların 20 katı. %33 kadınımız “çocuk gelin”. Ergen olmadan gelin oluyor kızlarımız. Yaşadıkları, “evlilik” değil, “kölelik”. 15 yaşın altında hamile kalıp, gelişmemiş kavruk bedenleriyle doğum yapamayıp hayatını kaybedenler de cabası.
Keşke yukarıda verdiğiniz sıralamadaki gibi, bu konuda 7. Ülke olsak! 18 yaş altı evlilikler kanunen yasak diye –ki o yasakları delmenin de yolları var- gerçek sayının çok altında verilen rakamlar.
Keşke bu acı gerçekle değil de, gurur duyacağımız başarılarımızla girebilsek o listelere...

EZİLENLERİN KADERİ BU

F.ERDEM:  Romanda, Keder’in annesinin düşüncelerini dile getirdiğiniz bölüm çok etkileyici “gülmeyen kocanın yüzünü güldürmeyi başarabilecek miydi Keder? Gülmeyi bilmeyen gülümsemeyi bile beceremeyen birinin yüzünü güldürmek, dünyanın en zor işiydi.” Annesi bunu bile bile 14 yaşındaki Kederin evlenmesine razı gelmişti.  Neden ezilenler kaçıp kurtulmayı ve kaderlerini değiştirmeyi hiç düşünmüyorlar?

C.TAN: Annesinin, Zehra’nın elinde olsa, kızını o yaşta evlendirir miydi hiç? Hiç kimse ona sormamıştı ki! Sorsalar, adam yerine koyup fikrini alsalar, Keder’in o yaşta evlenmesine asla razı gelmezdi!
Ezilenlerin kaderi bu... Ne kadar isteseler de kaçıp kurtulmayı beceremezler. Nereye kaçacaklar? Nereye gidecekler? Nasıl değiştirecekler kaderlerini?
Pembe de, “Gidecek başka yerim yoktu!” diyerek kaçtığı baba evine dönerken, bile bile, kaderinin çizdiği o dönüşsüz yolda yürümek zorunda kalmıyor mu?


ELLER KADİR KIYMET BİLMİYOR ANNE

F.ERDEM: Âdemoğlu Pansiyon’daki Fasıl Gecesinde şarkıların her biri bir yüreğe dokunuyor.  Herkesin bir hikâyesi, her hikâyenin de bir şarkısı var. Sizin hikâyenizin şarkısı hangisi?

C.TAN: O fasıl gecesi yalnızca erkekler için. Ezilen, horlanan, acı çeken, ağlayan, hatta dayak yiyen... Kimi “Ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır” sözü veriyor, kimi “Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın” diye sitem ediyor, kimi de “Şimdi uzaklardasın” diyerek, hiç dönmeyecek sevgililere sesleniyor.
Şarkıların hepsini titizlikle seçsem ve her birinde bir şekilde kendimi bulsam da, benim o gecede ne bir hikâyem var, ne de bir şarkım. Yalnızca uzaktan uzağa eşlik ediyorum onlara.
Ama içlerinde bir tanesi var ki, içimde tütüyor: Yusuf’un şarkısı!
Herkes, istek şarkısı olarak Türk Sanat Musikisi üstatlarının eşsiz eserlerini seçerken, “Eller Kadir Kıymet Bilmiyor Anne” diyor Yusuf. Ablasının, Pembe’nin şarkısı.  Ortama pek uymayıp arabeske kaçsa da, yüreğinde yatan o...

TOPLU OLARAK OKUNUYOR KİTAPLARIM

F.ERDEM:  Her yeni çıkan kitabınızın çok satanlar arasına girmesinin  sırrı nedir sizce? 

C.TAN: Sır diye bir şey yok aslında. Ülkemin hikâyelerini ve gerçeklerini yazıyorum ben. Yaşamın içinden hikâyeleri... Sanırım kendinden bir şeyler buluyor okuyanlar ya da aynı sınırlar içinde, ama farklı iklimlerde yaşananları roman ve öykü diliyle dinliyorlar.
Kadın erkek her yaştan, değişik eğitim düzeylerinde insanların aynı noktada buluşabilmesi bana da ilginç geliyor inanın. Eğitim kurumlarında, asker ocaklarında, hapishanelerde, askeri lise ve polis kolejlerinde... toplu olarak okunuyor kitaplarım. Bana yaşattıkları mutluluk için minnet borçluyum her birine.

SOL ANAHTARI :YETENEK

F.ERDEM:  Yazmaya sevdalı olan ve bir gün sizin gibi çok satan kitapların yazarı olmayı hayal edenlere tavsiyeleriniz neler olur? 

C.TAN: Kendimden yola çıkacak olursam, öncelikle çok okumalarını öneririm. Okumadan yazılmaz! Elimden kitap düşmez benim. Tam bir okur-yazarım anlayacağınız.
Yanı sıra bıkmadan, usanmadan yazmayı denemek gerekiyor. Tabii burada bir de olmazsa olmaz bir sol anahtarı var: Yetenek!
Bunların hepsi bir potada eritilirse... Neden olmasın?

         Bu güzel söyleşi için teşekkür ediyorum. Okur sayınızın katlanarak artması dileğiyle. Ve sıcacık sevgilerimle…

 Canan Tan

F:ERDEM: Bu samimi ve içten cevaplarınız için ben size teşekkür ediyorum.
TAVSİYE EVİ ve Tavsiye Melekleri ile tanışmam Sevgili Renan sayesinde oldu. 
Renan, Canan Tan Hanımın kızı ve tavsiye evinin meleği. Tüm iyi niyeti ile bu röportaja vesile olduğu için teşekkürler.
Banu'ya da teşekkür ediyorum "İmza Karın" "İmza Ben" kitapları vesilesiyle çok değerli kadınlarla tanışma şansına eriştim.

8 yorum:

Serkan Aydemir dedi ki...

Zaten Canan Tan bu yüzden daha da değerli bu ülke için. Bizim gibi doğu kültürünün baskın olduğu toplumlarda kadına yapılanlar bence daha fazla dile gelmeli yoksa insanlarda bilinç oluşmayacak bir türlü. Üzülerek söylüyorum bunu ve az da utanarak kadın olmak zor erkekler yüzünden...

Emel Sevren Pınar dedi ki...

bu kitapla sanırım, içten içe kanayan bir çok yara gün yüzüne çıkacak. İlacıda, okuyup anlamak ve doğru olanı uygulamak olacak.
Canan Tan gibi seslerin yükselmesi dileği ile.
Hayırlı olsun yeni kitabı.
Sevgiler

Hayat İzlerim, Kitap Sesleri dedi ki...

Çok güzel bir röportaj olmuş. Toplumun kanayan yarası bu . Emeklerine sağlık röportaj için Maviannem ve Canan Tan'ın da kalemine sağlık :)

Hayat İzlerim, Kitap Sesleri dedi ki...

Çok güzel bir röportaj olmuş. topumun kanayan yarası bu. Emeklerine sağlık Maviannem ve tabii Canan Tan'ın da kalemine sağlık :)

kadriye dedi ki...

Çok güzel bir röportaj olmuş eline, yüreğine sağlık.

Renan Tavukçuoğlu dedi ki...

Çok teşekkürler sevgili Fatma...

O. Bolat dedi ki...

İnanın ben de çok etkilendim, ülkemiz de kadınlara karşı geliştirdiğimiz ön yargı ve baskı çok kötü!

Asis dedi ki...

Fatma'cım eline sağlık canım röportajların yakında bir kitap oluşturacak kadar çoğaldı bence :) öpüyorum çok.