25 Kasım 2014 Salı

CANAN TAN RÖPORTAJI-PEMBE VE YUSUF

CANAN TAN’IN SON ROMANI  “PEMBE VE YUSUF”
ÏÇOCUK GELİNLER, TÖRE CİNAYETİ,  AİLE İÇİ ŞİDDET KONULARINA PARMAK BASIYOR


Pembe ve Yusuf, toplumumuzun tüm açık yaralarına tuz basıyor sanki; Çocuk Gelinler, Töre Cinayetleri, Kırsaldan Kente Göç, Aile İçi Şiddet. Romanı okurken, tüm bu kapanmaz yaraların, yaşadığımız coğrafyanın değişmez kaderi olduğu gerçeği suratımıza bir şamar gibi çarpıyor.

 Kadınların dünyasına kapı aralıyor Canan Tan bu kitabında. Kız olarak doğduğu için babası tarafından nefret edilen ve bunun cezasını ömür boyu sırtında bir yük gibi taşıyan kadınlar, kız evlat doğurmanın büyük bir suç olduğu sanrısındaki kadınlar, koca, kaynana baskısı ve zulmü ile karşı karşıya olan kadınlar, kısır olanının üstüne kuma getirmenin normal sayıldığı kadınlar, namus ve töre uğruna öldürülen kadınlar.  Zehra, Keder, Fidan, Pembe…
Fatma ERDEM:  Romanda, Diyarbakır’dan İstanbul’a göç eden Keder ve ailesinin hayatını, yöreye özgü örf ve ananeleri anlatmanız oraların insanını çok yakından tanıdığınızı düşündürüyor bize. Sizin de genç yaşta gelin olarak Ankara’dan Diyarbakır’a gelin gittiğinizi biliyoruz. O zamanlardan gözlemlediğiniz olaylar ve kişilerden mi esinlendiniz romanı yazarken?

Canan TAN: Yalnız son kitabımda değil, yazdığım bütün öykü ve romanlardaki karakterler, okurun çevresinde karşılaşabileceği türden, yaşamın içindeki insanlar oldu hep. Kimilerini bire bir tanıdım; kimileri ise bir yanı hayal gücüne dayalı, diğer yanı gerçek birer sentez.
Doğrudur; özellikle Piraye ile Pembe ve Yusuf’ta Diyarbakır’da kaldığım yılların payı büyük. Büyük şehirde öğrenim görüp Doğu ve Güneydoğu’ya gelin gitmiş, çocuğu olmuyor diye ya da erkek çocuk doğuramıyor diye üzerine kuma getirilmiş gelinleri gördüm. Çocuk gelinler, şiddet gören ya da cinayete kurban giden, intihar etmeye mecbur bırakılan kadınlar… Bizim kadınlarımız! Onları yazmasam olmazdı.


CİNAYETİ MEŞRU KILMAYA ÇABALIYORLAR

F.ERDEM: Birleşmiş Milletler verilerine göre, dünyada her yıl büyük çoğunluğu kadın olmak üzere, en az beş bin kişi 'töre' ve 'namus' gerekçeleriyle, aileleri tarafından öldürülüyor. Günümüzde sadece kırsal kesimde değil, kentlerde de rastlıyoruz “Pembe ve Yusuf”ta bahsettiğiniz kadın hikâyelerine. Sizce bu gidişe nasıl bir dur denilecek? Toplumsal bilinçlendirme neden bu evlere ulaşamıyor?

C.TAN: Töreler, yaşam biçimimizi şekillendiren, Türk toplumunun gizli anayasası. Âdetlerimiz, gelenek göreneklerimiz... Onları yok sayamayız.
Ancak töre’nin içinde cinayet yok! “Yaratılanı sev, Yaradan’dan ötürü” der törelerimiz. Ancak işine gelen, “Namusu temizleme” kalkanının arkasına sığınarak cinayeti meşru kılmaya çabalıyor. Namusunu temizlemeye çalışırken, ne kadar kirlendiğinin farkında bile değil...
Bu gidişe dur demek son derece güç ne yazık ki. Beylik laftır, “Her şeyin başı eğitim!” deriz ya, toplumsal bilinçlenmenin tek yolu da eğitimden geçiyor. Ve bizler özlenen bilinç seviyesine ulaşmaktan çok uzak bir noktada, çaresizce debelenmekteyiz.

KADIN CİNAYETİNİ YAZMADAN EDEMEZDİM

F.ERDEM: “Issız Erkekler Korosu” kitabındaki karakterlerden biri olan Yedekçi Yusuf’un sızılı hikâyesini gördük bu romanda. Size gelen okuyucu tepkileri nasıl oldu, Yusuf’un gelecek hayatına dair yeni bir roman yazmayı düşünüyor musunuz?

C.TAN: Yusuf’un hikâyesi, Issız Erkekler Korosu kitabımdan önce tasarlanmıştı. Sert bir hikâyeydi. Romanlaştırma konusunda, uzun süre kararsız kaldım. Ama her gün bir başka kadın cinayetinin yaşandığı bir ortamda yazmadan edemezdim.
Yalnız kadınların değil, erkelerin de ezilebildiğini, acı çektiğini, hatta bedensel şiddet gördüğünü anlatıyordu bu kitap. Yusuf da âdemoğlu Pansiyon’daki fasıl gecesine katılan erkeklerden biriydi. En genç olanı, okurlarımın kendilerine en yakın bulduğu, “Ne olacak bu gariban oğlanın hali?” diye sorup durduğu...
Şimdi de, sizin gibi, Yusuf’un öyküsünün devamı gelecek mi diye soruyorlar. Aynı istek Piraye ve Yüreğim Seni Çok Sevdi romanlarım için de gelmişti. Yanıtım: Hayır! Bir romandan çok sayıda karakter çıkabilir. Ama o karakterlerin her birinden bir roman çıkarmayı kolaycılık olarak görüyorum. Okurun hayal gücünde şekillenmeli daha sonra yaşanacaklar. Ve tadında bırakılmalı... 

BU SATIRLARI GÖZYAŞLARI İÇİNDE YAZDIM

F.ERDEM: “Çayları doldurdu Pembe. Bir yudum çay, bir lokma börek tepsiler dolusu kahır! Sıra sıra dizildi boğazlarına…” Bu kahır, bu yük nasıl hafifletilebilir, bu kadınlara nasıl yardım edilebilir?

C.TAN: Alıntı yaptığınız satırları gözyaşları içinde yazdığımı itiraf etmeliyim. Keşke bu kahrı hafifletecek bir şeyler gelse elimizden. Kendi adıma konuşursam, az da olsa üstüme düşeni yaptığıma inanıyorum ben. Bir tek kişinin karanlık dünyasında küçücük bir ışık yakabilirsem, ne mutlu bana.


EVLİLİK DEĞİL KÖLELİK

F.ERDEM: Polis Akademisi Suç Araştırma Merkezine göre Türkiye’de evlenen her 3 kişiden biri 18 yaşın altında. Türkiye Çocuk Gelinler açısından, Kongo, Afganistan, Uganda, Nijer, İran, Irak’tan sonra 7. ülke, Avrupa’da ise 1.ülke durumunda. Bu tüyler ürpertici durum hakkında neler söylemek istersiniz?

C.TAN: Dünya üzerinde kabul edilen: 18 yaşın altında evlenenlerin, “çocuk gelin” ve “çocuk damat” oldukları. Ancak Türkiye’de, 18 yaşın altında evlenen kız çocuklarının sayısı, erkek çocukların 20 katı. %33 kadınımız “çocuk gelin”. Ergen olmadan gelin oluyor kızlarımız. Yaşadıkları, “evlilik” değil, “kölelik”. 15 yaşın altında hamile kalıp, gelişmemiş kavruk bedenleriyle doğum yapamayıp hayatını kaybedenler de cabası.
Keşke yukarıda verdiğiniz sıralamadaki gibi, bu konuda 7. Ülke olsak! 18 yaş altı evlilikler kanunen yasak diye –ki o yasakları delmenin de yolları var- gerçek sayının çok altında verilen rakamlar.
Keşke bu acı gerçekle değil de, gurur duyacağımız başarılarımızla girebilsek o listelere...

EZİLENLERİN KADERİ BU

F.ERDEM:  Romanda, Keder’in annesinin düşüncelerini dile getirdiğiniz bölüm çok etkileyici “gülmeyen kocanın yüzünü güldürmeyi başarabilecek miydi Keder? Gülmeyi bilmeyen gülümsemeyi bile beceremeyen birinin yüzünü güldürmek, dünyanın en zor işiydi.” Annesi bunu bile bile 14 yaşındaki Kederin evlenmesine razı gelmişti.  Neden ezilenler kaçıp kurtulmayı ve kaderlerini değiştirmeyi hiç düşünmüyorlar?

C.TAN: Annesinin, Zehra’nın elinde olsa, kızını o yaşta evlendirir miydi hiç? Hiç kimse ona sormamıştı ki! Sorsalar, adam yerine koyup fikrini alsalar, Keder’in o yaşta evlenmesine asla razı gelmezdi!
Ezilenlerin kaderi bu... Ne kadar isteseler de kaçıp kurtulmayı beceremezler. Nereye kaçacaklar? Nereye gidecekler? Nasıl değiştirecekler kaderlerini?
Pembe de, “Gidecek başka yerim yoktu!” diyerek kaçtığı baba evine dönerken, bile bile, kaderinin çizdiği o dönüşsüz yolda yürümek zorunda kalmıyor mu?


ELLER KADİR KIYMET BİLMİYOR ANNE

F.ERDEM: Âdemoğlu Pansiyon’daki Fasıl Gecesinde şarkıların her biri bir yüreğe dokunuyor.  Herkesin bir hikâyesi, her hikâyenin de bir şarkısı var. Sizin hikâyenizin şarkısı hangisi?

C.TAN: O fasıl gecesi yalnızca erkekler için. Ezilen, horlanan, acı çeken, ağlayan, hatta dayak yiyen... Kimi “Ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır” sözü veriyor, kimi “Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın” diye sitem ediyor, kimi de “Şimdi uzaklardasın” diyerek, hiç dönmeyecek sevgililere sesleniyor.
Şarkıların hepsini titizlikle seçsem ve her birinde bir şekilde kendimi bulsam da, benim o gecede ne bir hikâyem var, ne de bir şarkım. Yalnızca uzaktan uzağa eşlik ediyorum onlara.
Ama içlerinde bir tanesi var ki, içimde tütüyor: Yusuf’un şarkısı!
Herkes, istek şarkısı olarak Türk Sanat Musikisi üstatlarının eşsiz eserlerini seçerken, “Eller Kadir Kıymet Bilmiyor Anne” diyor Yusuf. Ablasının, Pembe’nin şarkısı.  Ortama pek uymayıp arabeske kaçsa da, yüreğinde yatan o...

TOPLU OLARAK OKUNUYOR KİTAPLARIM

F.ERDEM:  Her yeni çıkan kitabınızın çok satanlar arasına girmesinin  sırrı nedir sizce? 

C.TAN: Sır diye bir şey yok aslında. Ülkemin hikâyelerini ve gerçeklerini yazıyorum ben. Yaşamın içinden hikâyeleri... Sanırım kendinden bir şeyler buluyor okuyanlar ya da aynı sınırlar içinde, ama farklı iklimlerde yaşananları roman ve öykü diliyle dinliyorlar.
Kadın erkek her yaştan, değişik eğitim düzeylerinde insanların aynı noktada buluşabilmesi bana da ilginç geliyor inanın. Eğitim kurumlarında, asker ocaklarında, hapishanelerde, askeri lise ve polis kolejlerinde... toplu olarak okunuyor kitaplarım. Bana yaşattıkları mutluluk için minnet borçluyum her birine.

SOL ANAHTARI :YETENEK

F.ERDEM:  Yazmaya sevdalı olan ve bir gün sizin gibi çok satan kitapların yazarı olmayı hayal edenlere tavsiyeleriniz neler olur? 

C.TAN: Kendimden yola çıkacak olursam, öncelikle çok okumalarını öneririm. Okumadan yazılmaz! Elimden kitap düşmez benim. Tam bir okur-yazarım anlayacağınız.
Yanı sıra bıkmadan, usanmadan yazmayı denemek gerekiyor. Tabii burada bir de olmazsa olmaz bir sol anahtarı var: Yetenek!
Bunların hepsi bir potada eritilirse... Neden olmasın?

         Bu güzel söyleşi için teşekkür ediyorum. Okur sayınızın katlanarak artması dileğiyle. Ve sıcacık sevgilerimle…

 Canan Tan

F:ERDEM: Bu samimi ve içten cevaplarınız için ben size teşekkür ediyorum.
TAVSİYE EVİ ve Tavsiye Melekleri ile tanışmam Sevgili Renan sayesinde oldu. 
Renan, Canan Tan Hanımın kızı ve tavsiye evinin meleği. Tüm iyi niyeti ile bu röportaja vesile olduğu için teşekkürler.
Banu'ya da teşekkür ediyorum "İmza Karın" "İmza Ben" kitapları vesilesiyle çok değerli kadınlarla tanışma şansına eriştim.

23 Kasım 2014 Pazar

AYŞE KULİN İLE "HANDAN" RÖPORTAJI

HALİDE EDİP ADIVAR’IN 93 YIL ÖNCE YAŞAMIŞ OLAN HANDAN’I

AYŞE KULİN’İN HANDAN’INA KARŞI

Ayşe Kulin, yeni romanı Handan ile vatanı kurtarmaya koşan, kadın haklarını savunan Halide Edip Adıvar’ın 1921’de yayınlanmış Türk Edebiyatında kadın psikolojisini anlatan ilk eseri olan Handan’ı sayfalarında buluşturuyor. Osmanlı’nın son dönemindeki kadın figürü ile maceralı ve aşk acıları ile dolu bir hayat yaşamış günümüzün Handan’ı arasında köprüler kuruyor, karşılaştırmalar yapıyor. İstanbul’un en hareketli, en karmaşık, en tehlikeli ve “en gazlı” günlerinin ortasında da kalıyor Handan, okurlar da bu sayede Gezi Parkı Olaylarını Handan’ın gözünden görüyorlar.

Fatma ERDEM: “Herkesin yazgısını yazan bir kalem mutlaka vardır” diyor, 1921’lerden koşup gelen Handan.  Bu sözün üzerine sorgulamaya giriyor günümüzün Handan’ı “bize yazılan senaryoyu mu oynuyoruz hayat denen sahnede, yoksa kendimiz mi yazıyoruz alınyazımızı?” Bunu fark etmek kadınların hayatını nasıl etkiliyor?


Ayşe KULİN: Her şeyi kadere bağlayarak, bize yazıldığı farz edilen senaryoyu oynamak elbette daha kolay. Kendi yazgımızdan sorumlu olmanın getirdiği davranış biçimleri var. Eğitimli olmak, çalışkan olmak, vizyon ve hedef sahibi olmak gibi. Ben, Ayşe Kulin olarak, ikinci şıkkı tercih ederim kendi hesabıma. Benin tercihimden yana olanlar, hayatlarına bir dereceye kadar hakim olabiliyorlar.

(2007'de Veda ile başladı bizim röportaj ve imza günü maceralarımız)

KOCASINI BİR ERKEĞE KAPTIRMIŞ KADIN NE HİSSEDER?

F.ERDEM: Romanın başkarakteri Handan’ın “Gizli Anların Yolcusu” kahramanlarından biri olduğu gerçeği, çarpıyor okuyucuyu. Bora, Derya ve şimdi de Handan için birer kitap yazdınız. Gizli Anların Yolcusu kitabının izlerinin devam etmesinin özel bir nedeni var mı?

A.KULİN: Bora’nın Kitabı, bu serinin ilki olan GİZLİ ANLARIN YOLCUSU’ndan sonra bana eşcinsellerin reva gördüğü Homofobi Ödülüne meydan okuma arzumdan dolayı yazıldı. DÖNÜŞ erkek sesiyle yazdığım iki kitaptan sonra, kadın sesini özlemiş olmamın sonucuydu. Kocasını bir başka kadına kaptırmış bir kadının neler hissedeceğini biliyordum da, erkeğe kaptırmış bir kadının ne tepki vereceğinden haberim yoktu. Yazarken öğrenmiş oldum. Çok sevdiğim bir yazar arkadaşım Murat Somer, İlhami’nin karısını ve kızını Dönüş’te anlattın, şimdi sıra sevgilisine geldi, bence onu da yazmalısın deyince, neden olmasın diye düşündüm ama Handan’ın hayatındaki en önemli olayı, İlhami olmamalıydı. Defne’yi ve Gezi Parkı’nı romana katarak sanırım bunu başardım.  

(Hediye ettiğim şal ile poz verdi Ayşe Hanım)

F.ERDEM- Şenay’ın “Şu dünyadaki en bilge kişi kendini bilendir” şarkısının sözleri otuzlarına yaklaşan Handan’a yol gösteriyor. Aynı duygusal gelgitler yaşamış Handanların pişmanlıklarından, yaşadıklarından günümüz gençleri nasıl o yıllardan nasıl tecrübeler edinebilirler?

A.KULİN: Şenay’ın o şarkısının tüm sözleri başlı başına bir hayat dersidir bence. Arkası da, bu dünyadaki en mutlu kişi mutluluk verendir diye gelir. 1970’lerin şarkı sözleri çok anlamlıdır ve hayat dersleriyle doludur. Çünkü gençlik çevreye, adalete ve özgürlüklere duyarlıdır ve yeni arayışlar içindedir. Bu günlerde ne yazık ki şarkı sözleri de bir çok şey gibi ucuzladı.

 (Nefs-i Suret çekmeden olmazdı)
 

 GEZİ’NİN DOĞRUSUNU  EDEBİYAT YOLUYLA ANLATMAK İSTEDİM

F.ERDEM: Handan, romanın sonlarına doğru kendini Gezi Olaylarının ortasında buluyor. Romanın son sayfalarında bahsettiğiniz Barbaros Altuğ’un “Biz Burada İyiyiz” kitabı size bu olayları anlatmanızda yol gösterici oldu sanırım. Gezi’de demokrat ve özgür bir Türkiye hayali ile yola çıkan Gezi Parkı Gençlerini ve olayları Defne ve Handan’ın gözünden anlatıyorsunuz. Çok okunan kitapların yazarı olarak daha çok kesimin bu olayları daha net görmesini sağlıyorsunuz bu sayede. O gençlere bir gönül borcu mu bu satırlar?

A.KULİN: Hem o gençlere ve çocuklarının arkasında duran annelerine, babalarına bir selam hem olaylar sırasında çocukları sakatlanan ve ölen anne-babalara vefa borcum. Barbaros Altuğ’un kitabına gelince, kitap piyasaya çıktığında ben kendi kitabımı bitirmiş, son okumasını yapıyordum. Sonunu değiştirip, o kitaba da yer verdim ki, kitaptan haberdar olmayanlar böylece öğrensinler, onu da okusunlar diye. GEZİ’nin sosyal ve siyasi tarihimizde çok önemli bir yeri olduğuna inanıyorum. Günümüzün resmi tarihi GEZİ’yi çarpıtarak  yazacak.  Bari doğrusu edebiyat  yoluyla anlatılsın. 

Armada D&R'da imza günündeydim bugün,
Yarın da Tunalı D&R'da Ayşe Kulin,
Hayranlarına duyurulur,
Yine samimi ve dostça bir karşılaşma oldu ,
En orjinali ise, yukarıda fotoğraftaki Üniversite Öğrencisi Eren'in beni tanıması oldu,
"Bloğunuz var değil mi sizin? Son röportajınızı beğenerek okumuştum" dedi,
O da benim gibi Ayşe Kulin okuru ve seveniymiş,
Fotoğraflar için Mahocum'a çok teşekkür ediyorum,
 O olmasa bu kareler olamazdı,
Sağolsun beni sabırla beklediği, tüm nazımı çektiği için  Ona minnettarım,
Ayşe Hanım'ın zerafeti ve hassasiyetini her zaman takdir ediyorum,
3 saat boyunca yorulmadan herkesin kitaplarını uzun uzun, özel notlarla imzalaması ve hepsi ile fotoğraf çektirmesi  harika,
Röportaj talebimi hiç geri çevirmedi şimdiye kadar ve beni çok ayrıcalıklı hissettirdi,
Mütevazi insanları çok seviyorum.....

21 Kasım 2014 Cuma

AYŞE KULİN İLE İLK RÖPORTAJ : YIL 2007

Ayşe Kulin, son kitabı "Veda" nın imza günü için haftasonu Armada, Remzi kitabevinde okurları ile buluştu.

Benim için özel bir gündü, bir hafta öncesinden hazırlanmış ve röportaj talebimi yayıncısı vasıtası ile Ayşe Kulin'e iletmiştim. O da, beni kırmayıp teklifimi kabul etti ve sorularımı yanıtladı. Hayat defterimin özel bir sayfası, Ayşe Kulin tarafından yazıldı. Gönüllü muhabir olarak ilk röportajımı, hayranı olduğum bir yazarla yapmanın mutluluğunu yaşadım.
 "http://img118.imageshack.us/img118/7854/a1pd1.jpg" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.
Tebrik ediyorum, yine bir solukta okunan bir kitap “Veda”, bu kitabınızda da biyogafik verileri harika kullanmışsınız. İşgal günleri etkileyici bir şekilde anlatılıyor, siz bu araştırmayı yaparken ne duygular yaşadınız?
 Çocukluk günlerime döndüğümden, kitap boyunca tuhaf bir  nostalji içindeydim. Tarih okumayı çok sevdiğim için, keyifli bir çalışma oldu. Ezber edilenlerin dışına çıkarak, değişik bir açıdan tarihi değerlendirmenin insanın ufkunu genişlettiğini söylemek isterim. Keşke ülkenin tüm sorunlarına değişik açılardan bakabilme imkanımız olaydı, inanın pek çok sorunu kolayca hallederdik.   

 “Veda”da Osmanlı’nın son Maliye Nazırı Ahmet Reşat Bey ve ailesi aracılığıyla o dönemi anlatıyorsunuz. Roman bittiğinde devamı olmalı diye düşünüyor insan, acaba devam kitabı yazmayı düşünüyor musunuz?
 Halen yazmakta olduğum kitabı bitirdikten sonra, 1925 itibaren Atatürk’ün ölümüne kadar geçen yıllarda Türkiye’de neler yaşanmış olduğunu bir ikinci romanda anlatmak istiyorum. Cumhuriyet tarihimizin bence en önemli dönemlerinden biri de bu dönemdir. 
 "http://img176.imageshack.us/img176/5562/a2oo3.jpg" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.
 Son Osmanlı Padişahı Vahdettin’i çoğu düşüncenin aksine vatan haini olarak değil de, İstanbul’u, sarayını, tahtını kurtarmaya uğraşan bir Padişah olarak çiziyorsunuz. Bu konuda tarihçilerden veya bazı kesimlerden tepki aldınız mı?
 Vahdettin’i bir vatan haini olarak değil de, aciz ve kime inanacağını şaşırmış bir padişah olarak çizdim. Yaptıkları yanlıştı ama bende bir ‘vatan haini’ duygusu hiç uyandırmadı. Halkına en az zararı vererek ve İstanbul’u kollayarak bir çıkış yolu aramakta olan, etrafı kifayetsiz muhterislerle sarılmış çaresizlik içinde bir adam! Vahdettin’i böyle yorumlamamdan dolayı bana henüz herhangi bir tepki gelmiş değil.

Kitabın başında, dedenizin Ahmet Reşat Yediç’in mektuplarından ve Dahiliye Nazırı Ahmet reşit Bey ile Talat Paşa’nın eşi Hayriye Hanımefendinin hatıratından da yararlandığınız notu düşülmüş. İstanbul’daki o konakta yaşananların gerçek bir hayat hikayesi olduğunu söyleyebilir miyiz?
Veda’ya  yarı gerçek yarı kurgu bir hikaye diyebiliriz. Tarihi olayların tümünü kaynaklara bakarak yazdım. Kişilerin kimi kurgu kimi de gerçektir.

Kitaptaki önemli karakterlerden biri olan Milli Mücadeleye gönül koyan “Azra Hanım” hakkında bir kitap yazmayı planlıyor musunuz?
Hayır. Azra tamamen kurgulanmış bir karakter. Konakta yaşayan diğerleri gibi yarı gerçek dahi değil. O üzerine düşeni, bu romanda yaptı ve edebiyatın içindeki yerini aldı. İlerde işgal günlerine dair Maraş’da geçen bir öykü yazacak olursam belki yine canlanır ama şu anda derin uykuda.

Kitaptaki Mehpare karakteri, aşkı için her şeyi göze alan, cesur, yürekli bir kadın çiziyor. Acaba sizin vermek istediğiniz mesaj, tüm kadınların şartlar ne olursa olsun yere sağlam basabilmeleri mi?
Ben bu romanı herhangi bir mesaj vermekten çok, işgal günlerinde yaşanan acıları ve gerçekleri aktarmak için yazdım. Elbette her kadının, şartları ne olursa olsun, ayaklarını yere sağlam basmasını dilerdim ama  ülkede 6 milyon okur- yazar olmayan kadınla böyle bir şey temenni etmek safdillik olur.
 "http://img176.imageshack.us/img176/110/a4sz2.jpg" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.
Kitabın sonundaki mektup, sizin dedenizin yazdığı mektup sanırım. Osmanlıca olan mektubu Murat Bardakçı’ya çevirttiğinizi biliyorum. Mektubun dili, o dönemi anlatması bakımından gerçekten çok etkileyici. O mektubu İlk okuduğunuzda neler hissettiniz?
 O mektuba gelene kadar, Murat Bardakçı ile otuza yakın mektup okuduk. Öncelikle beni atalarıma bağlayan alfabeyi öğrenmemiş olmama hayıflandım. Bir gün bu mektupları çözmek isteyebileceğimi düşünseydim, eski harfleri öğrenirdim herhalde. Dedemin ve büyükbabamın, eşleri olan Behice ve Leman hanımlara, onların da babalarına ve kocalarına hatta büyük teyzem Sabahat’in enişteme yazdığı mektupları da okudum. Her biri beni bir başka zamana aldı götürdü. İçim hasret ve hüzünle doldu. Savaşmayan bir ülkede, sürgünde yaşamaya mecbur edilmeden geçen hayatıma şükürler ettim. Büyüklerim benim kadar şanslı değillermiş.

Tiyatro sanatçıları, Yıldız Kenter ve Müjdat Gezen ile birlikte Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu UNICEF'in iyi niyet elçileri olarak seçildiniz. Açıklandığı üzere, iyi niyet elçilerinin görevi; ülke ve dünya çocuklarına yardım toplamak. Siz bu konuda ne gibi faaliyetler yapmayı düşünüyorsunuz?
Zaten yıllardır gerek Kardelenler için olsun gerek Unicef için olsun, bazı çalışmalara katılmaktaydım. Ülke çocuklarının sağlığı ve eğitimine aktarılacak miktarlar için kampanyalara katılmaya devam edeceğim.
 "http://img176.imageshack.us/img176/8012/a3zj8.jpg" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.   Okurlarınıza iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?
 Herkese keyifli, mutlu bir bayram diliyorum.