28 Ağustos 2015 Cuma

ŞEKERSİZ ÇAY İÇMENİN BEDELİ

                                               
 Şıkır ! şıkır ! şıkır !
İnce belli çay bardağının içinde dönen çay kaşığının sesi,
Uzun süredir duyamıyoruz değil mi?
Karatay Hoca çıkıp "şeker çok zararlı" dedikçe,
Bizler de şekeri azalttık ya da bıraktık,
Ben bile bırakmışken artık herkes bırakır diye düşünüyorum,
Küçük çay bardağına 2 şeker atardım, büyük kupaya ise ne siz sorun ne ben söyleyeyim :)
 Bayağı da havalı oluyor tabi çay bardağının içindeki çay kaşığını ve yanındaki şekeri kibarca tepsiye bırakıp;
"ben şeker kullanmıyorum" demek!
Sağlığımız için güzel bir şey yapıyoruz ancak, bu yaz tatilde fark ettim,
Sabah yürüyüşlerinde yazlıkların önünden geçerken genelde kahvaltı sofrasında oluyordu ev ahalisi,
Tabak çatal sesleri konuşmalara bazen kahkahalara karışıyordu,
Bir eksik olduğunu hissetmemiştim ta o sesi duyana kadar,
"Çay kaşığının şekeri eritmek için çay bardağının içerisinde döndürülürken çıkardığı o ses"
Şıkır şıkır şıkır,
O sofrada, hala şekeri  çayına atan biri vardı,
Belki de bir çocuk,
Durup dinledim,
Bu sadece sıradan bir ses değil,
Huzurun, keyfin, muhabbetin sesi...
Sizce de öyle değil mi?
Ne zaman bu sesi duysam koyu bir muhabbet, dost ortamı, dinlenme saati gelir benim aklıma,
Uzun süredir bu sesi duymuyoruz,
Şekersiz çay içmek bizi bu sesten mağdur etti!'!!
ÇAY KAŞIKLARININ SESSİZLİĞİ
Adını koydum ben bu çok romantik duruma,
Çekmecedeki kaşıklıkta da çay kaşıkları unutuldu,
Biz tatilde Ahmet Can ile sırf o sesi duymak için,
Çayımıza kaşık koyduk ve boş boş karıştırdık ve mutlu olduk  :))
Çay kaşıklarına sahip çıkalım,
Arada onların da gönlünü edelim ve o sesten kendimizi mahrum etmeyelim....

22 Ağustos 2015 Cumartesi

ANNEEE NOLUR DENİZE GİDELİM !!!!

20 yılı aşkın bir zamandır her yaz Yazlığa gideriz yıllık izinlerimizde. Havalar ısındığında deniz sezonu açıldığında tatile gitmek için gün sayarım Ankara’da. Deniz tatili yapmadan dinleneceğimi düşünmem, sanki tüm yılın yorgunluğunu denizin o dinlendiren, serin sularına bırakıyorum. Kış için hazırlık yapıyorum enerji topluyorum, deniz, güneş, kum bana bunu sağlıyor.

Karadeniz’de doğup büyüdüğümden dolayı yazlığa veya tatile gitme terimi bana çok yabancıydı çocukken. Ünye’de evimizin balkonundan karar verirdik denize gidip gidemeyeceğimize. Biz çocuklar -amca çocukları- aramızda konuşur “hava güzel, deniz de dalgalı değil, ne güzel olur denize gitsek” der ve karar alırdık. İş, anneleri kandırmaya ve ikna etmeye kalırdı.  Onların da planlı bir gezmeleri, işleri olmazsa hazırlıklar başlardı denize gitmek için. Biz çocuklar mayolarımızı, havlularımızı, topumuzu, şamyelimizi (bir tür deniz simidi, bildiğiniz araba lastiğinin içinden çıkan simit) hazırlar, anneler ise köfte patates kızartır, çay için küçük tüp alır, börek, salatalık malzeme, su sepetlere konurdu. Sadece denize girmeyle bitmezdi çünkü iş, acıkınca çocuk çoluğu doyurmak lazımdı bunları da anneler düşünürdü. Evimiz Ünye’nin içinde olduğundan dolayı deniz için otobüse biner plaja giderdik.  Hem piknik, hem deniz sefası anlamına gelirdi bizim için bu etkinlik. İnciraltı, Uzunkum, Gölevi, Derbent, Öğretmenler Evi, Araplar, Çamlık, Gavaklar, Fatsa Tarafı, Midrebolu o zamanlardan hatırladığım denize girilecek yerlerdi. Oralarda şimdi olduğu gibi pek tesis falan yoktu, ne duş, ne soyunma kabini ne de şezlong. Evde giyerdik içimize moyalarımızı orada kıyafetleri çıkarır denize koşardık. Biz “Karadeniz Çocuklarına” yüzmeyi kimse öğretmezdi, yüzme dersi aldırmayı aklına bile getirmezdi ebeveynler. Yıllar içerisinde her yaz, önce kıyıda kendimizce yüzme hareketleri ve oyunlarla “ördek suya daldı zil çaldı” diye suyun altına girip çıkarak,  sırt üstü yatmayı deneyerek “karnını şişireceksin dümdüz durabilirsin öyle yaparsan, bak dene oluyor” diyerek birbirimizi teşvik ederek, bazen de ayağımızın değmediği yere kazara gidip bir sürü su yutarak gerçek anlamıyla bata çıka öğrendik yüzmeyi. Annelerimizin “Kızım/oğlum açığa gitme sakın, girdap vardır, bak boğulursun!!!” uyarıları arasında denize koşardık. Yorulana kadar oynar, acıkana kadar kumlarda debelenirdik. En sevdiğimiz de denizden çıktığımızda ıslak ıslak Ünye’nin o gri incecik kumuna kendimizi bulamak olurdu. Nasıl yapışırdı kum tüm vücudumuza, mayolarımızın içi kum dolardı ama umurumuzda olmazdı. Annelerimizin romatizmalı ağrıyan bacaklarını da sıcak kuma gömerdik bu halimizle. Onlar da güneşten ve kumdan faydalanmalıydı şifa olsun diye. Anneler genelde elbise ile girerlerdi erkek yoksa kumsalda. Daha modern anneler ise etekli mayolarla ve şamyaller bellerinde girerlerdi denize.

Karadeniz’e güven olmaz bir gün önce yağmur yağdıysa denizin altı değişir, derinlikler farklılaşır, bir bakarsın sığ bir bakarsın derin olur. Bilmeyen için tehlikelidir yüzmek. Hele de kayaların çevresinde yüzmek, girdap olur kurtulamazsın boğulursun maazallah. Kumsalda kaç kez şahit olduk kaybolan çocuklara, suni teneffüsle kendine getirilmeye çalışılanlara.

Biraz daha büyüyünce kumlara kendimizi bulamaz olduk. Deniz hasırlarımız vardı, onları serer üzerinde güneşlenirdik, kumsalda yürüyüşler yapardık. Diğer plajlardaki arkadaşlarımızı görürüz umuduyla bakınırdık, rastladığımızda ise birlikte oturur eğlenirdik. Bazen de akşamları kumsalda yakılan ateşin etrafına oturur çeşitli anılar anlatır, oyunlar oynar, şarkılar söylerdik. Ateşin etrafında “bodrum bodrum”u söyleyip gitar çalan bir arkadaşımız da varsa keyfimize diyecek yoktu. 80’li yılların gençleri anlattıklarımla zaman tüneline gireceklerdir. 

Biz Karadenizliler tatil deyince yazlığa veya tatil köyüne, otele gitmeyi düşünmezdik. Zaten deniz burnumuzun dibindeydi. Çoğu zaman bunun kıymetini bilemezdik.
Şimdi öyle mi? Denizi olmayan bir şehirde yaşayınca özlem duyuyorum denize, en çok da havalar ısınıp deniz mevsimi açılınca. Evlendiğimde eşimin ailesinin Ege’deki yazlığına gitmeye başladık yazları. Yazlıkçı olmanın nasıl olduğunu gördüm. Her yıl aynı yerde buluşan yazlıkçılar akraba gibi oluyordu. Herkes birbirinin çocuğunun bebeklikten gençliğe geçişini 1 yıl aralıklarla takip ediyordu. “Aaa oğlanlar nasıl da büyüdü” “şu yakışıklı, bebekken çok ağlayan mıydı” cümlelerine gülümseyerek cevap veriyordum. Tabi onlar arasında yaşlananlar, evini satanlar, bu dünyadan göçenler de oldu zaman içerisinde.  Bahçemizdeki ulu bir ağacın kışın biz olmadığımız zaman kesilip yakılmasını hala hazmedemedim, ama iş işten geçmişti biz geldiğimizde. Yılda bir geldiğimizden dolayı bir de yazlıkta hiç iş bitmez, sürekli bahçeyle ve evdeki bazı aksaklıklarla uğraşırız. Her şeye rağmen güzeldir, yazlıkçı olmak. Otel gibi değildir, keyfine göre yatar kalkar, yer içersin. İstediğin saatte denize girer, istediğin saatte uyursun. Ama her zaman bu tatil sana çok kısa gelir hemen geçer sayılı günler, bir de bakmışsın Ankara'ya dönüp işe başlamışsın !!!