16 Ağustos 2018 Perşembe

ÜNYE'DEN ÇAKIRTEPE'DE PİDE YEMEDEN DÖNMEYİN

Şimdi olsa da yesek #pide Ünye’de biz her pazar kahvaltıda yağlı yerdik çocukluğumda. Annem bol soğanlı kavururdu kıymayı. Çökeliğin içine yumurta kırar, maydanoz doğrar karıştır ve erittiği mis kokulu tereyağı üzerine dökerdi. Babam da fırına yağlı yaptırmaya gider biz evde kahvaltı sofrasını hazırlar çayı demler balkonda babamın gelişini dört gözle beklerdik. Pideler eve gelmeden eksilirdi nasıl mı? Babam “ooo Muharrem Abi günaydın yavlu yaptırmışsın “diyenin eline yavludan verirdi babam. Afiyet olsun ruhu şaad olsun gönlü zengin Canbula Muharrem’in

Çakırtepe'den de manzaraya nazır pide yemenin keyfi de bir başka

8 Ağustos 2018 Çarşamba

Ünye'de "Çataltepe Gazoz Fabrikası" Masalını Anlattım



Ünye masal anlatıcıları buluşması

Ünyekent Gazetesinde Ahmet Derya Varilci'nin 
şahane yazısı

Bu yıl ikincisi düzenlenen etkinliğin ilkine katılamamıştım. Geçen yıl değerli öğretmenim Mehmet Zeki Gündüz'le Ünye'de yıllar sonra yeniden buluşabilecektik, olmadı. Ünye'de olmadığım için ilk "Masal Buluşması"na katılamamıştım.  
2. Ünye Anlatıcılar Buluşması'nda, konu "Ünye’nin Kayıp Hikayeleri" idi.
Ev sahibi Ünye Belediyesi. Yaşayan Kültürel Miras Müzesi'nde düzenlenen etkinlik yine aynı arkadaşların koordinatörlüğünde gerçekleşti; inşaat mühendisi, senarist ve masal anlatıcısı İsmail Canbulat ve Yaşayan Kültürel Miras Müzesi Sorumlusu Halk Bilimci İhsan Akbulut...
Geçen yıl ilk buluşma,Yalı Kumsalı'nda gerçekleşmişti.
Seçilen mekan, en az bu yılın buluşma mekanı kadar anlamlıydı.
Ortada yakılan masal ateşinin etrafında masalsı bir söyleşi...
Bu defa mekan olarak Ünye Müze Evi'nin (şimdiki adıyla Yaşayan Kültürel Miras Müzesi) bahçesi seçildi. Ortada ateş yoktu ama dinleyicilerle anlatıcılar tıpkı kumsaldaki gibi bir araya gelip halka oluşturmuştu. Aynı samimi hava içerisinde, kaybolmaya yüz tutmuş Ünye hikayeleri dile getirildi.

****
Yazar, dilbilimci Bilgin Hasdemir, Ünye şivesiyle eski pazaryeri diyaloglarını, esnaf hikayelerini ve bir zamanların mahalle ilişkilerini dile getirdi...
İrfan Işık hocamız Ünye'nin dilencilerini ve delilerini anlatı.
Blog yazarı "Mavianne" Fatma Canbulat Erdem, çocukluk anısından esinlenerek, babası Muharrem Canbulat'a ait "Çataltepe Gazoz Fabrikası"nın masalını anlattı. (Masal formu, Fatma hanımın anısını dinleyen Gülden Görgülü Güler tarafından yazılmış.)
Yaşar Karaduman Çataltepe Gazozu'nun "muzlu gazoz" kısmını, mübadele yıllarında Ünye'den göç eden Ermeni ve Rum çocuklarının trajik öykülerini ve Ünye'de evin sarnıcında mahsur kalıp ölen evin hanımını anlattı.
Bana bu bahiste, Yitik Şehir Midrebolu'yu (Mithrapolis) anlatmak düştü.
(Bazen bir kentin sadece yaşamı, kültürü değil, kendisi de tümüyle yok olup tarihe kavuşabiliyordu. Platon'un Atlantis'i gibi.)
 Ahmet Kabayel ise "Ünye'de kurgulanan mizah"ın ustası Baba Lütfi'den güldüren ve bir o kadar da düşündüren anılar aktardı. Ünye'de yaklaşık 20 yıla ulaşan yerel tarih çalışmalarından söz etti.
Halkbilimci Elif Akbulut bir Anadolu masalı anlattı bize... Halka mal olmuş Nasrettin Hoca öyküsüne benzer bir öyküydü bu. Bir bilgenin ağzından küçüklere masallar formunda ama daha çok büyüklerin ders alabileceği bir masaldı.
Tiyatro eseri yazarı Cihan Öksüz'den "Aşkımızın Gemisi Fındık Kabuğu"nun ortaya çıkış öyküsünü dinledik. Ünye'de tiyatronun "Bir varmış bir yokmuş" üslubuyla nasıl ortaya çıktığından ve kaldırıldığından söz etti.. Gelecekte "Ünye Tiyatrosu" için fazla umutlu olmadığını söyledi.  
Etkinliğe katılan Belediye Başkan Yardımcısı Erhan Eren de, Ünye'de tiyatronun asla kaldırılmadığını, "ertelendiğini" söyledi.
Masal Buluşmalarının mimarı İsmail Canbulat, annesin yaşadığı bir "Hıdırellez" öyküsünü anlattı. Aslında babasından kalan bir defter dolusu anıyla katılacaktı etkinliğe ama son anda o derinliğe dalmaktan vazgeçmiş olmalı.
Etkinliğin diğer mimarı Halkbilimci İhsan Akbulut ise, sözlü kültürü dijital  ortama aktarmaktan ve bir kaynak oluşturmaktan söz etti.
Gerçekten de önemli bir etkinlik  yerine getirilmişti. Bir iki saat içinde ortaya çıkan performansın kayıt altına alınması, Ünye'nin kayıp hikayelerine giden yolu aralayacaktı.

****
Bu vesileyle burada, Ünye'nin kadim kültürünün gelecek kuşaklara aktarılması görevine yeniden değinmiş oluyoruz. Anlatılan hikayelerin kayıt altına alınması gerektiğini bir kez daha vurgulamakta yarar var. 40-50 Yıl önce Mehmet Zeki öğretmenimizin derlediği Ünyeli çocukların (yani benim de içinde yer aldığın 60 yaş kuşağının) masal anlatıları nasıl zamana yenik düşmediyse, bugün yapılanlar da zamana karşı duran kültürel değerlerimizdir. 
Bu anlamda etkinliğin gerçekleştirildiği mekanlar da önemlidir.
"Müze Ev", kültürel mirasın yaşatılmasının ön koşulu, hatta zorunlu bir durağıydı...
Şayet böyle bir ev restore edilmemiş olsaydı, kültürel mirasımız nerede, nasıl yaşatılacaktı?
Kim, nereyi "Yaşayan Kültürel Miras Müzesi" ilan edebilecekti?
Bu etkinliğin geçen yıl kumsalda yapılması da rasgele bir seçim değildir.
Yok edilen sahillerimiz, eski tarihi evlerimiz kadar değerlidir.
Kumsalımız kültürel bir mirastır.
Kıyıda denize giren çocuklarıyla, kumda düzenlenen futbol turnuvalarıyla, kano ve sandal yarışlarıyla, yağlı direkte bayrak kapma ve yüzme yarışlarıyla kültürel bir şölendir.
Yaşatılması gerekir.   

7 Ağustos 2018 Salı

UNUTMAYIN; POLİSİYE, DEĞERLİDİR



2014 yılında Kerry Wilkinson’ın Kilitli adlı kitabını okurken yazar olmaya karar veren Yunus Emre Eroğlu, küçüklüğünde tutkuyla okuduğu Agahta Christie kitapları ile polisiyeye merak salmış ve bir süre sonra da kendi karakterlerini kurgulamaya başlamış. İlk romanını 2015 yılında yayımlayan yazarın, Kana Davet, Hasta Şehir ve Aklın Senfonisi adlı üç romanı bulunmakta. Uzun yıllar yaşadığı İstanbul’u bırakıp Çanakkale’de yaşamını sürdüren Eroğlu ile Türkiye’deki Polisiye Roman yazarları ve okurlarını konuştuk.

Yunus Emre Eroğlu kimdir, bize kendinizi anlatabilir misiniz?

Öncelikle belirtmek isterim ki Yunus Emre EROĞLU, kıymetli sualleriniz ve vaktinizle muhatap olduğu için mutlu biri. Nezaketiniz için çok teşekkür ederim.

Estağfurullah efendim ben mutlu oldum sizi tanımaktan.

Vaktin, zamanın çok değerli olduğunu düşünen biriyim. Bu sebeple önceliğim her daim zamanı iktisatlı ve kıymetli kullanmaktır. Öğrenmeye, kendini geliştirmeye gayret gösteren biriyim. Bu yalnızca edebiyat konusunda değil, uğraş gösterdiğim her eylemde geçerlidir. Çok basit bir örnek vereyim: Koyu Beşiktaş taraftarı olmama rağmen kulübün resmi sosyal hesapları dışında hiçbir futbolcu ya da yöneticinin hesaplarını takip etmiyorum. Elime telefonumu aldığım yahut bilgisayarımın başına geçtiğim zamanlarda, şahsi ihtiyaçlarımı karşılamayacak detaylarla meşgul olmayı, kendime olan saygıma yakıştıramıyorum. Belirtmek isterim, İstanbul’da yaşadığım süre boyunca neredeyse tüm branşların bütün maçlarını tribünden seyretmişimdir.
Edebiyat dışında da farklı alanlarda faaliyet göstermeye çalışıyorum. Uzun yıllar alt liglerden başlayıp profesyonel lige kadar yükselerek basketbol oynadım. Bir süre de çeşitli illerde basketbol hakemliği yaptım. Güreş, boks ve vücut geliştirme sporları ile de profesyonel seviyede uğraştım. Ancak mevcut sağlık şartlarım sebebi ile bir süredir aktif spor yapamıyorum.
Bunun dışında profesyonel fotoğrafçılık en çok keyif aldığım uğraşlarımdan. Ekipmanlarımı omzuma alıp soluksuz bir fotoğraf gezisine çıkmak, eşimle birlikte yapmaktan keyif aldığım en büyük ilgim.
Bir de sevgili eşim ve dostumuz “Optimus” var tabi. Hayatımın her anında onlarla olmak, planlarımı onlar üzerinden kurgulamak tarifsiz bir haz benim için. Son olarak ise kucağımıza almayı sabırsızlıkla beklediğimiz kızımız, “Öykü Dora’mız” var.

Çok tebrik ediyorum sizi ve eşinizi. Sağlıkla kızınızı kucağınıza almanızı diliyorum.

SHERLOCK HOLMES’U YAZAR SANAN OKUR

Türkiye’de polisiye okuru profilini nasıl görüyorsunuz?

Bu soruyu, içsesini kelimelere dökerek cevaplamak, sanıyorum ki birçok yazar için zordur. Okuyuculardan ve sizden bir istirhamım olacak. Bu röportajı okuyan herkesin, İnstagram hesabımda (yemreroglu) geçmişe yönelik paylaşımlarımı incelemesini, eleştiriye kapalı olmadığımı; aksine başım üstünde tuttuğumu görmelerini ve bu alt bilgi ile cevabımı eleştirmelerini rica ediyorum.

Yaptığım her işte şeffaf olmak benim asli prensibim. Bu röportajda da kendimden taviz vermeden, tüm samimiyetim ile sualiniz cevaplayacağım.

Türkiye’de polisiye okurunun hatırı sayılır bir kısmı –benim kendi gözlemlerim ve araştırmalarıma göre- ne yazık ki ezberci. Müthiş bir önyargı var yerli yazarlarımıza. Yabancı meslektaşlarımızı öven, “çok takipçili” bir okurdan örnek vereyim sizlere: İsminde, bizim haricimizde (Paradigma Polisiye) “Polisiye” barındıran bir yayınevinin İnstagram üzerinden yapılan canlı yayınına tanık oldum yakın zamanda. Sosyal medya hesabı için bir kullanıcı adı oluşturmakta dahi taklidi seçen, yaratıcılığı olmayan bir “Polisiyeci” ile gerçekleştirilen yayından bahsediyorum! Hayal dünyasının sınırı olan, kalıbı olan biri; polisiye türüne hizmet ettiğini iddia eden bir kuruluşun yayınında, yerli yazarlarımızı eleştiriyor. Sherlock Holmes’u yazar sanan bir polisiyeci bu kişi J Bu ve benzeri noksan bilgi barındıran birçok okur örneğini vermek mümkün. Harici durumlar tabi ki mümkün. Ona bilahare değineceğim.

Bir başka okur profilinde ise popüler kültürün, insanlık onuru denen kavramı yerle bir ettiği bir okur durumu var ki şahsım adına içler acısı! Birçok yazar arkadaşım, büyüğüm dahi okudukları kitap hakkında “eleştiri” yapmaktan imtina ederken, sadece yorumunu sunarken; okurumuz ne yazık ki bizleri azarlama boyutunda eleştiriyor. Daha çok “layk” almak uğruna bir sanatın mimarının kötü aktör olmasına kesinlikle karşıyım.

YERLİ POLİSİYE YAZARLARINI OKUYUN

Hatalar, eksikler, yanlışlar bizim için. Kusursuzluk konusunda hiçbir iddiamız yok bizlerin. Yazar kişi bir eser oluşturmuş, uygun şartları hazırlamış ve takdire sunmuştur çalışmasını. Her kapıyı muhakkak açık bırakmıştır. Ama bu demek değildir ki yabancı emsalleri karşısında alaşağı edilecek, saygısızlık karşısında suspus oturacak! Artık imla hataları sebebiyle eleştirilmekten, üç yüz sayfalık kitap hakkında “beğendim” “beğenmedim” “fena değildi” gibi yorumlar almaktan şahsım adına hoşlanmıyorum. Ha, imla da edebiyatın bir parçasıdır ama ben isterim ki: Kurgum konuşulsun. Karakterimin analizindeki yetenek ya da yeteneksizliğim söz konusu olsun. Tasvirlerim, cümle yapım, hikayemin gerçek dünya ile ilişkilendirmedeki meziyetim bahis konusu olsun. Belirtmek isterim ki buraya kadar olan sözlerimin ana kaynağı esas olarak tek bir kişi değil. Yani taklit rumuz kullanan kişi değil sadece kabahatli olan. Takipçi sayısı ile ilişkilendirilen “nitelikli okur” tasviri bunların mümessili.

Gelelim güzel işlere. Artık kulağıma küpedir benim, bir okurumun yorumu. İlk kitabım Kana Davet için sunulan bir takdirde okur, şöyle demişti: “Bir paragrafta o kadar çok Emre okudum ki nefret ettim ana karakterden.”

Eğer ki ilk kitabım kültür çalışmalarının başka bir alanında anılsaydı, dikkat çekmeyebilirdi bu hata. Ancak polisiye okuru, karakteri saç teline kadar irdeler. Tutarsızlık gördü mü kurguda, açar bakar tekrar tekrar okuduğu sayfalara. Gerekirse not tutar. Eğer ki yazarın önceki kitaplarını da okumuşsa mutlaka aralarındaki ilişkiyi gözlemler. Yazarın gelişimi ya da tekrarını mutlaka görür.

Bunların farkında olan bir yazar ise kesinlikle kendi muhasebesini yapar.

Sözün özü: Yerli yazarlara şans verin demeyeceğim. Yerli yazarları okuyun, gelişime katkı sağlayın.

Unutmayın; polisiye, değerlidir. (Paradigma Polisiye’nin sloganı)
 (ÇOMÜ Fiktifalem Edebiyat Klubü için 
Editörüm Rabia Soğan ile yaptığımız röportajdan bir kare)

Sizin tabirinizle polisiyenin kraliçesi Agahta Christie’ nin yaptığı gibi kitaplarınızda delilleri ortaya serip bunları okuyucunun toplamasını ve finalde parçaları birleştirmesini istiyorsunuz. Okurlardan nasıl yorumlar alıyorsunuz?

Kendi kanaatimce Kraliçe Christie’nin bu yöntemi gerçek polisiyedir. Hafiyelikten, bulmacadan, meraktan oluşmalı polisiye. Tüm gerçekleri kahramanın bildiği ve finale kadar okura şans tanımayan eserler benim için aksiyon tadındadır.
Sevgili eşimin iş arkadaşı, bir mesaiye oğlu ile gelmiş. Lise öğrencisi bir delikanlı. Konu kitaplardan açılmış ve ikinci kitabım Hasta Şehir’i okumamasına rağmen genç okur, kitabıma ismini veren şarkıyı ve şarkıcıyı nokta atışı bilmiş. (Marlyn Manson – Sick City/Hasta Şehir) Daha kapaklarımda başlayan ipuçlarımın okuyucuda bir çağrışım yaratmış olması çok hoş!
Okurlarım, kitaplarımı kimi zaman kapatıp karakter ile yarıştıklarını ve finali tahmin etmeye çalıştıklarını söylüyorlar. Bu, benim için tarifsiz bir mutluluk.

Çekilen filmlere ve yazılan kitaplara harika bir fon oluşturuyor İstanbul. Sizin romanlarınızda da Üsküdar, Şişli ve Mecidiyeköy, Eminönü gibi semtleri sıklıkla görüyoruz. Yaşadığınız Çanakkale’de geçen bir roman projesi var mı aklınızda?

İstanbul benim için bir sevda. Kitaplarımda da bu sevdaya yer vermek, karakterlerim ile birlikte hatıralarımın dolu olduğu sokaklarda dolaşmak ve okurumu da bu serüvene katmak da bir başka mutluluk sebebi benim için.

Çanakkale’de geçen bir kurgu oluşturmak tabi ki aklımda. Fakat öncelikle Çanakkale’yi tanımam gerek. Sokak isimlerine ya da meşhur mekânlarına erişmek çok kolay. Böyle bir tanışma merasiminden bahsetmiyorum. Koca bir medeniyete ev sahipli yapan Çanakkale’nin antik tarihi hakkında araştırmalar yapmam gerekiyor öncelikle. Troia’dan bahsediyorum.

Atlanmaması gereken en önemli bilgi ise Çanakkale Deniz Zaferi. Bu destandan beslenen bir proje hazırlamak her şeyden önce şehitlerimize saygı gerektirir kanaatindeyim. Bu saygımı sunabileceğim bir eser hazırlamadan önce karış karış bu toprakları gezmem, sayfalarca kitap okumam gerek.

AKLINDA BİR SENFONİ VARDI ANCAK AYNI NOTALARI ÇALMIYORDU MÜZİSYENLER

Son romanınız “Aklın Senfonisi” cinayet örgüsü üzerine kurulmuş aşina olduğumuz bir tarzda polisiye romanın dışında daha çok kahramanın iç hesaplaşmalarının yer aldığı psikolojik bir roman olarak tanımlayabilir miyiz?

Sorunuzda yer aldığı üzere tanımlar ve küçük bir ilave yapabiliriz. Çalışmamı hazırlamadan önce birçok akademik kaynak kitap okudum. Kitabımı henüz okumamış olanlara haksızlık etmemek adına bu kitaplardan bahsetmeyi siz de uygun görürseniz, istemiyorum. Psikoloji ile yoğrulan kitabımda, özellikle çözümleme bölümüne geldiğinizde birçok ipucunu atladığınızı görmüşsünüzdür sanırım. Final için tahminler mümkünken, gerekçeler satırlarda saklı. Bu gizemle de kitabım hakkında polisiye ancak aksiyonu düşük, psikolojik analizler barındıran bir çalışma diyebiliriz.

Küçük bir ilave olarak da belirtmek isterim ki: Kitabım alışılagelmiş polisiyelerden kalın bir hat ile ayrılıyor. Çoğu eserde suç bellidir. Suçun sebepleri araştırılır esas oğlan tarafından ve suçlu bulunur. Aklın Senfonisi’nde ise suç ve suçlu mutlak iken kötülüğün kaynağı araştırılıyor.



Üçüncü romanınız Aklın Senfonisi’nde ilk iki kitabınızdan tamamen bağımsız, farklı karakterleri olan bir kurgu oluşturdunuz. Polisiye romanlarda, genel itibari ile yazarın favori kahramanlarının kovaladığı maceraları görmeye alışığız. Siz neden böyle bir yol izlemediniz? Emre, Efe ve Burak’ı sonraki çalışmalarınızda tekrar görebilecek miyiz?

Son romanım ile ilgili olarak ilk tahayyül ettiğim kurguyu, Emre, Efe ve Burak üçlüsüne monte etmek mümkün değildi. Hazırlayacağım yeni çalışmada, sıfırdan bir karakter yaratmanın bir kumar olduğunun farkındaydım aslında. Yazmaya başladığımda ise bu kumarın bahsinin giderek arttığını fark ettim. Üç genç memurun hayatlarına, kafa yapılarına, davranış şekillerine öylesine alışmışım ki bağımsız bir profil yaratmakta bir hayli zorlandım. Aklın Senfonisi’nin ana karakteri Cemil, Emre kadar zeki olmamalıydı mesela. Onun kadar güçlü olmamalıydı. Ya da Cemil, Efe kadar yakışıklı olmamalı, genç memur gibi gözü açık olmamalıydı. Burak kadar haylaz, Ezgi kadar cesur, Gülşah kadar soğukkanlı olmamalıydı.

Tüm zorluklara rağmen bu masada oturmak ve dağıtılan kartlarla oyunumu oynamak istedim.

Ticari olarak belki risk teşkil edebilirdi bu tercihim. Fakat hayal gücümün sınırlarını aşmak, kariyerimde tekrara düşmemek için bahsi bir kez de ben artırmak istedim. Henüz kitabım yayınlanalı bir ay kadar kısa bir süre olsa da geri dönüşler şahsım adına umut verici.

Sıkı dostlar, Emre, Efe ve Burak’a gelecek olursak: Üçlüyü tabi ki unutmuş değilim. Dedektif Dergi’de bitirim memurların yer aldığı öykülerimi okuyucu takdirine sunmaya devam ediyorum. Bir de ön bilgi vermiş olayım sizin aracılığınız ile: Sıradaki çalışmamda Emre, Efe ve Burak tekrar sahneye çıkacaklar. Fakat bu defa işler pek de yolunda gitmeyecek. Bir ölüm ve bir tayin bekliyor olacak bizleri.

“Hasta Şehrin kanseri insandır. Şifası ise doğada ve toprakta.” Hasta Şehir’den.


Poyabir yani Türkiye Polisiye Yazarlar Birliği’nden bahsedebilir misiniz?

Türkiye Polisiye Yazarları Birliği, yerli edebiyata, yerli polisiyeye gönül ve emek vermiş yazarları tek çatı altında toplamayı gaye edinmiş bir oluşum. Resmiyette henüz bir hükmü olmasa da aynı kaygıları taşıyan aktörlerin en azından şimdilik birbirlerini tanımalarına imkân sunmuş bir girişim. Aktif bir haberleşme kanalımız var ve bu sene İstanbul’da çok katılımın olduğu bir toplantı yapma planımız var. Alınan kararlar da birlik hesaplarından okur ile paylaşılacaktır mutlaka.

SONSUZLUĞUN VE BİLGELİĞİN SEMBOLÜ KAPLUMBAĞA

Yayınevleri ile içinize sinmeyen anlaşmalar sonucunda kendi yayınevinizi kurmaya karar verdiğinizi okudum bir röportajınızda.  Paradigma Akademi’nin bir alt dalı olan Paradigma Polisiye’ den bahsedebilir misiniz bize?

Kimseyi afişe etmek ya da karalamak gibi bir amacımın olmadığını peşinen söylemek isterim. Edebiyat dediğimiz kavram da ticaret piyasasının bir ürünü mutlaka hoş görürsünüz ki. Sadece bu işi yaparak geçimini sağlayan niceleri var. İşte burada her yiğidin bir yoğurt yiyişi var dedik ve Paradigma Polisiye’nin temellerini attık.

Hani yukarıda bahsetmiştim: Tekrar eden Emre’ler… Ben her zaman eksik kontrol sebebi ile bir kitap örnek verilecekse, Kana Davet’i kullanırım. Artık bu sofraya oturmaktan rahatsızlık duymaya başlamıştım.

Çanakkale’nin büyük kitabevlerinden biri olan Divit Kitabevi’ni sevgili eşim ile birlikte ziyaret etmiştik. Eşim, kitaplar arasında dolaşırken ben de kitabevinin personeli ile içimde hep huzursuzluğa sebep olmuş bir soruyu sormak için fırsat kolluyordum. O fırsatı yakaladığım an da sordum: “Ben, kendince roman yazan ve iki kitabı olan bir yazarım. Benim gibi yeni yazarlar, sizi gibi Anadolu’nun kurumsal olmayan kitabevlerine nasıl girebiliriz?” İşte burada sihirli sözler söylendi. Sevgili eşim bana seslendi ve “Bak burada ne var!” dedi. Elinde, ilk kitabım Kana Davet vardı. Meğer işbirlikçim Fahri Bey (Paradigma Akademi Yayınları’nın sahibi) ile tanışıyormuşuz.


FAHRİ BEY İLE EDEBİYAT SOHBETLERİ

Zamanla yabancısı olduğum şehrin en çok uğradığım noktası oldu Divit Kitabevi. Fahri Bey öylesine sıcakkanlı, öylesine donanımlı biri ki istemsizce kendimi sık sık yanında bulmaya başladım. Elbette sohbetlerimizin çoğunu edebiyat oluşturdu. Fahri Bey’in ortak alanımız hakkındaki donanımı beni çok etkiledi. Sürekli bana kitaplar hediye ediyor, okumadığım usta yazarların kalemi ile tanışmama önayak oluyordu. (Buraya harici bir arzumdan bahsetmek istiyorum. Fahri Bey ile ‘Edebiyat Sohbetleri’ başlıklı bir video programı hazırlamak istiyorum. Fakat kendisi öylesine büyük bir tevazu gösteriyor ki ‘Çanakkale’de nice usta edebiyatçılar var iken bizim böyle bir işe kalkışmamız uygun olmaz.’ diyor. Belki bu küçük notum birçokları için bir mesaj olur.)

Yeni bir yayınevi arayışı içinde olduğumu bildiğinden bir gün bana kitaplarımı basabileceğini söyledi. Kendisinin de artık “kültür” kitabı da yayınlamak istediğinden ve başlangıcı benim kitaplarım ile yapmak istediğinden bahsetti.

Tekrar eden sohbetlerimizde de bu işi birlikte yapma kararı aldık. Genel kapsamlı, her türü barındıran dosyalar hazırlamayı düşünmedik. İşin ticari kısmını ikinci plana attık. Kıyısından, köşesinden de olsa dâhil olduğumuz “Polisiye” türüne öncelik verdik. Komşu türler olduğunu düşündüğümüz “Gerilim” ve “Bilimkurgu” türlerinde de çalışmalar hazırlama kararı aldık. Amacımız, belirttiğim türlerde yazmaya gönül verenlere küçük de olsa bir destek sağlayabilmekti. Bunu da başardığımıza inanıyoruz. İlk yayın programımızı oluşturan dört kitabın üçü, kolektif çalışma. Yetmiş yazarımızın büyük çoğunluğunun ilk kitabı Paradigma Polisiye etiketi ile yayınlanmış oldu.

Yaptığımız ve yapacağımız her işte bir maksat olmasını istedik. Logomuzu hazırlarken de aynı itinayı gösterdik. Yayınladığımız kitapların kapaklarında yerini alan logomuzdaki kaplumbağa tasviri, ilhamını Göktürk Kitabeleri’nden almakta. Kültigin Anıtı’nın kaplumbağa şeklindeki taş bir zemine oturtulmasındaki maksat ile aynı gayeyi taşımakta bizim de tercihimiz. Türk kültüründe kaplumbağa, evini sırtında taşıması sebebi ile sonsuzluğun ve bilgeliğin sembolü olmuştur. Biz de sonsuz olmayı amaçladığımız için kimliğimizde bu örfü taşımayı uygun gördük.


Polisiyeyi sevdirmek, polisiyeye yeni yazarlar kazandırmak ve polisiye yazarlarını okurlarıyla buluşturmak amacıyla Dedektif Dergi’nin 9. sayısı sonrası 2017 yılı boyunca yayınlanan polisiye öykülerden derlenen 15 öykülük “DedektifDergi.com Birinci Yıl Öykü Seçkisi”  ve 17 yazarın hazırladığı 17 öykünün yer aldığı “Kırmızı Battaniye” yayımlandı.
ÖĞRENCİ GENÇLERE İŞ TEKLİF ETTİK
Polisiye yazan amatör yazarlara kapınız açık mı, ne söylemek istersiniz bu konuda?
Elbette! İşin ticari kısmını ikinci plana attık dememdeki kasıttan biri de buydu. Bu işi gönülden yapan bir kişiye de olsa bir kapı açabilirsek ne mutlu bize. İlk yayın programına üç farklı kolektif çalışma alabilme cesaretini sanmıyorum ki bir başka firma gösterebilsin. Tavrım ya da sözlerimin ukalalık ya da fazla özgüven taşıdığı düşünülmesin lütfen. Çalışmalarımıza göz atan biri rahatlıkla bu konudaki samimiyetimizi gözlemleyebilir. Birlikte çalıştığımız yazarlarımızdan sözleşmemizin örneğini isteyebilirler mesela. Biz sözleşmelerimizi bir yıl için hazırlıyoruz. Kimsenin emeğine ambargo koymak gibi bir haddi kendimizde bulmuyoruz. Bir yıl olarak anılan tanım da sadece sembolik.
Birlikte çalıştığımız tüm yazarlarımıza şunu söylüyorum: Ben aranızda bir yönetici olarak değil, yazar olarak bulunuyorum. Hepimizin yaşadığı sıkıntılar ortak iken bu çıkmaza bir kazık da ben çakamam! Bir emekçinin alın terini gasp etmekten daha büyük bir günah olabilir mi? Biz, üstüne basarak söylemek istiyorum ki ilk baskı itibari ile tüm yazarlarımıza, camia ortalaması üstünde telif veriyoruz.
Ayrıca sadece genç yazarlara değil, genç editörlere, genç grafikerlere de imkân sağlamaya çalışıyoruz. Yeni programımızda ikinci baskıları yapılacak olan Kana Davet ve Hasta Şehir kitaplarım için akıl danıştığımız ve yardımını istediğimiz üniversite hocalarımızın öğrencisi olan bir okuruma emanet ettim dosyalarımı. Bu sene mezun olan editörüm hem okuduğu bölüme ait olan alanda kendini geliştirirken hem de emeğinin karşılığını aldı. Başka bir örnekle: Bir grafikerimiz olmasına rağmen grafik tasarım öğrencisi olan gençlere iş teklif ederek kendilerini geliştirme imkânı sunduk haddimizce. Yahut, henüz kitaplarımız basılmamışken Çanakkale On Sekiz Mart Üniversitesi Müzik Performans Topluluğu öğrencilerine sponsor olduk. Üstelik tişörtlerinde markamızın isminin de bulunmasını kendileri istediler. Bahsettiğim tüm eylemler altı ay gibi kısa süre içinde gerçekleşti. Biz memnunuz ve bir kişinin de olsa hafızasında güzel bir anıya sebep olabildiysek ne ala!
Kaldı ki bu kısa süre içinde hedefimize ulaşacak olmamızın küçük sinyallerini almaya başladık. Henüz resmiyet kazanmadığı için sizlerle de paylaşamıyorum ama şunun teminatını verebilirim: Güzel işler yapacağız.

6 Ağustos 2018 Pazartesi

ÜNYE'DE BİR GÜZEL KÜLTÜR SANAT ETKİNLİĞİ

Yaşayan Kültürel Miras Müzesinin bahçesinde samimi bir ortamda interaktif olarak gerçekleştirilen “2. Ünye Masal Anlatıcılar Buluşması” Ünye'de yaşanan eski hikayeleri gün yüzüne çıkardı.
İnşaat Mühendisi, Senarist ve Masal Anlatıcı İsmail Canbulat ile Yaşayan Kültürel Miras Müzesi Sorumlusu İhsan Akbulut moderatörlüğünde “Ünye’nin Kayıp Hikayeleri” anlatıldı. 
Bilgin Hasdemir Ünye Şivesiyle anlattığı anılarla bizi hem güldürdü hem düşündürdü.
Araştırmacı/Yazar Yaşar Karaduman'dan mübadele yıllarında Ünye'den göç eden Ermeni ve Rum ailelerinin trajik hikayelerini dinledik. 
İrfan Işık Hocamız unutulmaya yüz tutan Ünye'nin Delileri'ni anlattı bizlere o engin bilgi hazinesiyle. 
Mühendis, blog yazarı (Blogger Mavianne) Fatma Canbulat Erdem,  Ünye'de geçen bir çocukluk anısından esinlenerek  Gülden Görgülü Güler'in yazdığı Çataltepe Gazoz Fabrikası adlı masalıyla muzlu gazozun Ünye'deki hikayesini anlattı. Bu sayede hem rahmetli babasını andı hem de izleyicilerin hatıralarını canlandırdı. 
Ünye Tarih Araştırma Grubu (ÜTAG) Araştırmacı-yazar Ahmet Derya Varilci Ünye'nin mitolojik dönemlerine ışık tuttu. 


Ferhan Şensoy'un tiyatrosunda bir dönem duayen tiyatrocuların kapalı gişe oynadığı Ünye şivesiyle yazılmış  "Aşkımızın Gemisi Fındık Kabuğu" isimli oyunun yazarı Cihan Öksüz oyunun çıkış hikayesini ve Ünye'deki tiyatro tarihini dinledik.
Ünye Tarih ve Araştırma Grubu Başkanı Araştırmacı-Yazar Ahmet Kabayel Baba Lütfü'nün selam sabah vermeyen suratsız hakime iskelede dalgaları saydırdığı şakasını anlattı. Zeki  ve nüktedan Ünyelinin ince planlarla  esprili bir şakayla hakimi nasıl oyuna getirdiğini anlattığı hikaye izleyenleri gülmekten kırdı geçirdi. 
Mühendis, senarist ve masal anlatıcısı İsmail Canbulat annesinden dinlediği yaşanmış esprili bir Hıdırellez anısını anlatarak herkesi gülümsetti.
Halkbilimci Elif Akbulut'ın tiyatral bir şekilde anlattığı Anadolu Masalında "herkesin yüreğinde ne varsa onu yaşadığı ve gördüğü" mesajı çok anlamlıydı. 
Etkinlik sonrasında Ünye Belediyesi Başkanı Erhan Eren hikaye anlatıcılarına plaket verdi ve toplu fotoğraf çekimi ile etkinlik sona erdi. 

3 Ağustos 2018 Cuma

ÜNYE'NİN KAYIP HİKAYELERİ ANLATILACAK


“Ünye’nin Kayıp Hikâyeleri” temasıyla Ünye Belediyesi’nin himayesinde düzenlenecek olan “2. Ünye Anlatıcılar Buluşması” 4 Ağustos Cumartesi günü gerçekleştirilecek.
“2. Ünye Anlatıcılar Buluşması” 4 Ağustos’ta

Geçen yıl “1. Ünye Masal Buluşması” adıyla düzenlenen ve 1969’da talebelerine derlettiği masalları “Ünye Masalları” adıyla kitaplaştırmış olan Mehmet Zeki Gündüz ile talebelerini buluşturan masal ve hikâye anlatma etkinliğinin ikincisi bu sene Ünye Belediyesi’nin himayesinde “2. Ünye Anlatıcılar Buluşması” adıyla, 4 Ağustos Cumartesi Saat 17.00’da Yaşayan Kültürel Miras Müzesi’nde gerçekleştirilecek. Bu seneki temanın adı ise; “Ünye’nin Kayıp Hikâyeleri”.
Koordinatörlüğünü İnşaat Mühendisi, Senarist, Masal Anlatıcısı İsmail Canbulat’ın ve Halk Bilimci İhsan Akbulut’un yaptığı etkinlikte, yıllardır Ünye’nin kayıp hikâyelerini, efsane insanlarını, tarihini, kültürünü anlatan, yazan, kitaplaştıran “anlatıcılar”, bu kez, geleneksel bir hikâye halkasında bir araya gelerek ‘heybelerindeki’ değerleri ve ‘yolda’ neler kaybettiğimizi anlatan şifalı hikâyeler anlatacaklar.
Kaynak: ÜNYEKENT
Abim İsmail Canbulat'ın düzenlediği bu etkinlikte ben de yer alacağım için çok heyecanlıyım. Ünye dönüşünde etkinlikten fotoğraflar ile birlikte anlatırım sizlere. 

1 Ağustos 2018 Çarşamba

Blog Yazarı Olmak Güzel Mirim!


Hayatta seni heyecanlandıracak şeyler yapmalısın ki, mutlu olasın! 

Son zamanlarda beni en heyecanlandıran şey güzel insanlarla yaptığım söyleşiler. Çabalayan, üreten insanlara destek olabiliyor ve onların işlerini herkesin duymasını sağlayabiliyorsam ne mutlu bana.  Olumlu geri dönüşler beni motive ediyor manevi tatmin oluyor. Beni etkileyen projelere emek veren, inandığım ve samimi bulduğum insanlarla röportaj yapmayı tercih ediyorum.  10 yıldır biriktirdiklerimi aşağıdaki linke tıklayıp göz atabilirsiniz;

Nasıl değerli ve güzel "Canlar" ile tanıştım bu sayede. Minnettarım. İnsana değer vermek, saygı duymak, mütevazi olmak kadar değerli birşey var mı? İnsan olmayı başarabilmek ne güzel. Allah iyi insanlarla karşılaştırsın. 
Bloğu çok ihmal ediyorum farkındayım. İnstagram çıkalı mertlik bozuldu. Blogların o hareketli zamanlarını özledim. Yine faal kullanan siz blog yazarları varsınız. Ancak ben okumaya gelemiyorum. Sanırım benim işlerimin yoğunluğundan. Okuyup yorum yapmayı sizlerle etkileşimi özledim tabi ki. Kusuruma bakmayın. Buraya yazıp kaçıyorum ne zamandır sizlerle ilgilenemiyorum. İyiki varsınız.....