8 Kasım 2018 Perşembe

PRATİK MAYALI PEYNİRLİ POĞAÇA TARİFİ


İnstagramda bu videoyu paylaştım, 
Önceliğimin instagram olması beni düşündürse de blog yazısı yazmayı özlüyorum,
Uzun uzun zaman ayırmadan pratik paylaşımlar yeri instagram,
Ancak blogda arşivin olması büyük zenginlik,
Arama butonuna yazdığında her türlü paylaşımını bulabilmek şahane,
Web de paylaşım yapmak bir başka,
PEYNİRLİ POĞAÇA TARİFİ
Malzemeleri:
2 yumurta (birinin sarısı üstüne sürülecek)
1 su brd ılık süt 
1 su brd ılık su
1 çay brd sıvı yağ
2 yemek kaşığı tereyağ
1 instant maya
1 yem  kaşık şeker
1 tatlı kaşığı tuz
7 su brd un azar azar ekle
Tüm malzemeyi karıştırıp 30 dk bekletiyoruz
İçi için kaşar ve beyaz peynir rendeliyoruz
Şeklini videodaki gibi yaptım
Fırına vermeden ve üstüne yumurta sarısı sürmeden de bir 30 dk tepside bekletiyorum
190 dereceye ısıttığımız fırına veriyoruz
Afiyet olsun

İkindi çayına veya kahvaltıya yumuşacık poğaçalar oluyor
Bizim gençler ders çalışacaklardı haftasonu, 
Onlara bir değişiklik olsun zihinleri açılsın dedim :))
Tabi diyetisyenler duymasın karbonhidratla zihin mi açılır diye bana kızabilirler 
Arada kendimizi  şımartmaya hakkımız olsun ama...
Siz de benim gibi mutfağa girmeyi sevenlerden misiniz?
Rehabilitasyon gibi geliyor bana,
Tüm gün pasta, börek, tatlı yapabilirim,
Yaptıklarımı bir de sevdiklerim yerse değmeyin keyfime,
"Nasıl Olmuş?" diye sormadan da güzel sözler duymak ise paha biçilmez!

5 Kasım 2018 Pazartesi

ŞİDDET NASIL ÖNLENİR?

Erkek çocuklarını da biz Kadınlar yetiştiriyoruz,
Doğdukları günden beri o sorumluluk hem baba hem annede,
Eline bir oyun hamuru aldığında nasıl şekil vereceğin senin yeteneğine bağlı ya,
İnsan yetiştirmek, büyütmek de maharet istiyor,
Kişiliği ile doğar her insan ancak görgü, yetişme tarzı, görüp duydukları da onu şekillendirir,
Ailede şiddet gören çocuklar genelde şiddete eğilimli oluyorlar araştırmalara göre,
Tabi hepsi demiyorum, çok düzgün insanlar da yetişiyor o tür ailelerden,
"Erkektir yapar, elinin kiri, kol kırılır yen içinde kalır" şu anda aklıma gelen sözler,
Asıl bu terimleri TDK çıkarmalı literatürden,
Sonra da beyinlerimizden silmeliyiz,
İNSAN olarak görmeliyiz, kadın ve  erkek olarak sınıflandırmak yerine,
Kadın hakları diye bir söz olmamalı,
İnsan hakları olmalı,
Hiçbir canlı şiddet görmeyi hak etmiyor,
Öfke kontrolü eğitimleri belki de ilkokullarda verilmeli,
El kaldırılmamalı hemcinslerine veya karşı cinse,
Her yerde hoşgörü, saygı olmalı,
Gündemimize erkek şiddeti Sıla ve Ahmet Kural ile geldi 
Olay ünlülerde olunca basın ve halk daha duyarlı yaklaştı olaya,
Günde kaç kişi şiddete uğruyor, sessiz kalıyor rakamlara bakınca tüylerim ürperdi açıkçası,
Neden? Niçin? demek yerine şiddetin her türüne karşı çıkmalıyız,
Hafifletici neden aramak acizlik çünkü,
Sinirlenmek değil, sakin kalabilmek 
Bağırarak değil, tatlı tatlı konuşmak
Saygısızlık değil, değer vermek
Kavga etmek değil, tartışabilmek
Kabalık değil, medeniyet
Değer vermelisin ki, değer göresin,
Saygılı ol ki, saygı göresin....

26 Ekim 2018 Cuma

İKİLİ İLİŞKİ SANATININ PÜF NOKTASI

Hayatı zorlaştırmak, karmaşıklaştırmak yerine ferahlatmayı, huzurlu yaşamayı neden seçmez insanlar,
Eminim sizin çevrenizde de vardır kılı kırk yaran, çiseden nem kapan, alıngan, "dağ dağa küsmüs dağın haberi olmamış " insan türleri,
Çok yoruluyorum ben onlardan,
Hoşgörü ile yaklaştığında, bir dinleyip anlamaya çabaladığında çözülemeyecek bir hiçbir şeyin olmadığını düşünüyorum,
Yıllar öncesinde bir arkadaşım bana bir sözümden dolayı gücenmiş ve surat asıp konuşmamaya başlamıştı,
Onu sakin bir yere çekip, ne olduğunu sorduğumda benim bir sözümden gücendiğini söyledi ve bana küstüğünü,
O anda öyle üzüldüm ki, bilerek isteyerek kimseyi kırmamaya gayret eden biriyim oysa ki,
En çok hayal kırıklığına uğradığım durum da,  10 yıldır tanıdığım arkadaşımın beni hemen gözden çıkarabilmesi olmuştu,
Ona dedim ki; "hiç mi kredim yok sende? Hemen bir kırgınlıkta beni yok mu sayıyorsun? Belki yanlış anladın, belki ben hata yaptım, ama konuşup anlaşabiliriz" Sonra hallettik sorunu ve dostluğumuz hala devam ediyor,
Yani dost olmak kolay değil, kolayca harcanamayacak bir değer bence dostluk,
O nedenle kendi kafanızda kurduklarınızla karşınızdakini yargılamadan bir düşünün,
Bu zamana kadar tanıdığınız dostunuz gerçekten bu şekilde davranır mı? 
Yoksa bu düşündükleriniz sadece  beyninizin size bir oyunu mu?
Empati kurmak bence insanın en önemli erdemi,
Kimse dört dörtlük değil, önce kendimiz, herkes farklı yaratılmış, bu çeşitlilik güzel zaten,
Saygı görmek istiyorsan , önce sen saygı duyacaksın ona,
Hayat kısa,  keyifli geçirmek elimizde,
Bakış açımızı değiştirmekle başlayabiliriz işe,
Bazen de MAVİ gözlüklerle bakmalı hayata,
Siz ne dersiniz?

17 Ekim 2018 Çarşamba

10 HAYAT DERSİ

Osman Müftüoğlu'nun yazılarını çok seviyorum dün 10 Kısa Hayat Dersi vermiş bize. Kulağıma küpe olsun ve unutmayayım diye bloğumda paylaşmak istedim. Huzurlu bir hayat için uygulanması gereken maddeleri sıralamış. Ben bu dersleri çok sevdim Ya siz?

Bu maddelere eklemek istedikleriniz olabilir. Lütfen yorum olarak yazın. Böylelikle bizim iyi hayat notlarımız çıkar ortaya. Özellikle benim eklemek istediğim de şu; Empati kurma becerisi geliştir. Empati çok çok önemli insani bir değer. "Yaradılanı hoşgör Yaradandan ötürü" sözünü unutma. Saygıyla yaklaş büyükten küçük herkese. Değersiz hissettirme sakın kimseyi. Önyargı ile yaklaşma, "güler yüz yılanı bile deliğinden çıkarır" ne söyleyeceksen söyle ama yargılamadan, kırmadan, önyargıdan uzak söyle. Bir de şunu sakın unutma; hayat çok kısa üzüntüler, sıkıntılar, hastalıklar çıkarıldığında hayattan zaten elinde az bir zaman kalıyor onu da doya doya huzur ve mutlulukla yaşamanın yollarını ara.

İYİ HAYAT NOTLARI

Ders 1
Mutluluk küçük şeyleri fırsata çevirme becerisidir. 
Ders 2
Kaybettiklerinin kazancın da olabileceğini unutma.
Ders 3:
Konuşmaya başlamadan önce şu 4 şeyi düşün:
- Gereği var mı?
Şefkat de içeriyor mu?
- Birini incitebilir mi?
- Sessizliği bozacak kadar değerli mi?
Ders 4
Dinleten değil dinleyen, yargılayan değil anlayan, eleştiren değil hoş gören, dövüşen değil bölüşen ol!
Ders 5
Sabır öfkeden, nezaket nefretten daha iyidir.
Ders 6
Hiçbir meyve çiçeğini göremez.
Ders 7
Her tohum kendi toprağında yeşerir.
Ders 8
Eğer basit ve anlaşılır bir şekilde ifade edemiyorsan, yeteri kadar anlamamışsın demektir.
Ders 9
Gerçek dost iyi günde davetle kötü günde kendiliğinden gelendir.
Ders 10
Her gün yeni bir başlangıçtır. Doğrusu her günü hatta her anı hakkıyla yaşamaktır.

12 Ekim 2018 Cuma

OFİS ORTAMINDA HAYATTA KALMANIN 5 YOLU

Mezun olmuş, lay lay lom işe girmiş arkadaşların dikkatine!
Hayaller Paris, Gerçekler tam da burası: Ofis Ortamı
Bin bir çeşit insanla karşılaşacaksınız,
Yalancı, ikiyüzlü, güvenilmez, arkandan bıçaklayan, dedikoducu, aşağılayan, dalgacı, kusur bulan,
Hep olumsuz tipleri söyledim ki, azıcık gözün korksun,
Herkesi kendin gibi bilme, gardını al,
"Sen de kim oluyorsun da ahkam kesiyorsun?" diyenlere söyleyeyim;
22 yaşımda yani, mezun olur olmaz kamuda çalışma hayatına başlayan bir Mühendisim naçizane,
Memurus diyerek kendimden bahsetmekten hoşlanırım,
Tam tamına 27 yıl oldu çalışma hayatında birçok tecrübe yaşadım sizlerle paylaşmak isterim,

Kulağınıza Küpe Olacak 5 Kural

1. Her doğru her yerde söylenmez (Yaaa işte doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar lafı buraya cuk oturuyor)

2. Özellikle amirlerin hakkında olumsuz düşüncelerin varsa en yakınınla bile paylaşma (Onların ağzından duymak sonra hiç de hoş olmuyor)

3. Kimseye kefil olma (Başkasının borcunu ödediğim zamanları unutmak en iyisi)

4.  Yüzüne gülen herkesi dost sanma (bu nedenle çok kazık yediğim oldu)

5. "Hallederiz, yaparız, tabi ki" kelimelerini sık sık cümlenin içinde geçir ki senin ne kadar iş bitirici olduğunu bilsinler! (En sevmediğim insan tipi ancak baktım ki onlar el üstünde tutuluyor) 

Açıkçası dileğim, sizin iyi insanlarla karşılaşmanız,
Sorunsuz, mutlu ve huzurlu çalışmanız, 
En şahane şey  insanın işine heyecanlanarak ve isteyerek gitmesi,
Bu da genelde çalışma arkadaşlarına, yöneticine ve bir üst amirine bağlı,
Gardını al ama, kimseye de güvenme demiyorum tabi,
Güvenmeden de olmuyor çünkü,
İnsan sarrafı olmak için en az bir 8-9 yıl geçiyor çünkü,

Hırsı yüzünden sizi harcayan arkadaş sandıklarınız olacak,
Üzüleceksiniz, ancak ümitsizliğe kapılmayın,
Keskin sirke küpüne zarar,
Harcadığını düşünür ancak, siz tekrar daha güçlü ve donanımlı ayağa kalkarsınız,
Bir level atlamış hissedin kendinizi, 
Baş edebilecek gücünüz var bu tür insanlarla ya da boş verip geçeceksiniz, o yaptığı ile kalacak,

Yüzüne gülüp, konuşarak sana laf sokanlar canını acıtmak isteyenler olacak,
Hiç ama hiç umursama sakın, söyledikleri bir kulağından girip bir kulağından çıksın,
Zaten onun amacı senin modunu düşürmek, üzmek, sinirlendirmek,
Bir kaç denemeden sonra bakacak ki, sizin umurunuzda olmuyor onun söyledikleri,
Bir daha size bu şekilde konuşamayacak

Bir diğeri gelip yanınıza birini kötüleyecek, atıp, tutacak onun hakkında,
Sizi de bir şey söylemek durumunda bırakacak, 
Siz de bir kaç söz sarf edeceksiniz,
Hooppp koşup hemen o atıp tutan kendi değilmiş gibi hemen ona yetiştirecek sizin söylediklerinizi,
Aranızı bozacak,
Nasıl bir şeydir bu hala çözemem, birini diğerine düşürmekten zevk alan bir insan olması,
Hangi ruh halinin meyvesidir anlayamam bu kadar yıl tecrübeme rağmen

Bir de yalancılar vardır ki, en tehlikeliler onlardır bana kalırsa,
Kendi kafasında uydurur tüm senaryoyu,
Avını da belirler, (Allah kuru iftiradan sakınsın)
Seni gider diğerine başka anlatır, sana gelir diğerini kötüler, senin hakkında şunları söylüyor der,
Sen inanırsın o inanır,
Soğukluk girer araya,
Bilemezsin ki ne oluyor?
Ruhun duymaz bu iftiracılara karşı elin kolun bağlıdır,
Sadece "Allah onları bildiği gibi yapsın" derim,
Yapacak bir şey yok ki,
Kanıtlayamazsın da.....

9 Ekim 2018 Salı

ANKARA'DAKİ CENNET: MAVİ GÖL


Ankara'da Mamak'ta Samsun Yolu üzerinde  Bayındır Barajında Mavi Göl,
Ankara'ya 12 km uzaklıkta, Hafta sonu piknik için ideal bir mesire yeri,
Çam ağaçlarının arasında mangalınızı yakıp, çoluk çocuk top oynayıp, göl içerisindeki su bisikletine binebilirsiniz,
Göldeki karabataklara (ben onları ördek sanmıştım) ekmek atıp onların toplu olarak eğlenmelerine tanıklık etmek ve fotoğraflamak çok güzel,

Uzun bir yürüyüş de yapabilirsiniz göl kenarında,
Küçük bir lunapark, çarpışan otolar ve çocuk parkı da yer alıyor,
Mangalınız yoksa dert etmeyin sık sık mangallar da var, piknik masaları da,
Bir masa örtüsü, tabak, çatal, içecek, salatalık malzeme, et, tavuk gönlünüze göre mangallık malzeme ve kömür ile piknik yapmaya hazırsınız demektir,
Büfe, wc, mescit de bulunuyor,

Ankara'da yeşile ve suya hasret kalanların kaçacağı pek de bilinmeyen bir yer Mavi Göl
Fotoğrafçıların da seveceğini düşünüyorum, 
Karşıda görünen yüksek binalar ve çevre yolu da olmasa daha iyi olurdu gerçi ama neyse!
En azından masmavi dibi görünen bir göl kenarında oturup kitap okuyup, kafa dinleyebilirsiniz,
En sevdiğim de sonbahar güneşini sırtına vururken okumak, hayallere dalmak,
Sevdiklerinin güler yüzünü görmek, "ne çok yedik" cümlesini kurmak :))

Mangalda et işiniz bitince bu güzel közü boşa çıkarmayın,
Kahve malzemesini de pikniğe hiç üşenmeyip getirin,
Mangalda kahvenin keyfi hiçbir şeyde yok,
Biz bu bol oksijenli doğanın tadını çıkardık...

5 Ekim 2018 Cuma

Şimdiki Aklınızla Gençliğinize Dönmek İster misiniz?

Selam dostlar,
Farkındayım epeydir yazmıyorum,
Özledim gerçekten de buraları,
"Mavianne" bu yıl tam 12. yılını kutluyor,
12 yıldır blog yazmak, paylaşmak bu sayede sizler gibi değerli insanları tanımak şahane,
Hiç pişman olmadım, iyiki dedim daima,
Yol aldım yavaş yavaş, 
Kısık ateşte tav almak lazım her konuda,
Olgunlaşmamış erik nasıl da insanın ağzını ekşitir değil mi?
Ama pişmek için de bir çok aşamalardan geçmek lazım, sindirmek, benimsemek,
Kadriye Biz Kimiz Kadınız'da soruyor; Şimdiki aklınızla gençliğinize dönmek ister misiniz? diye,
Sizin cevabınız ne olur bilmem ama  benim cevabım; "dönmek istemem" olur,
Bu deneyimleri yaşamasaydım ben "Ben" olmazdım diye düşünüyorum,
Hayat bir sınavsa biz de o sınavda bir çok testten geçiyoruz ve level atlıyoruz veya tekrar ediyoruz o aşamaları,
Başımıza gelen her olayın bir nedeni olduğuna inanan bir kadın olarak benim düşüncem bu,
Sizler ne düşünüyorsunuz merak ediyorum,
"Ben böyleyim, beni böyle kabul edin" diyen insanlardan hep çekinmişimdir,
Bir insan en sevdikleri tarafından bir huyundan dolayı eleştiriliyorsa eğer, oturup kendine bakmalı,
Neyimi törpülemeliyim, nasıl daha iyi olabilirim? diye bir sormalı kendisine,
Herkese kendini beğendirmek zorunda değilsin tabi ki,
Herkesin bir kişiliği var, ancak rahatsız edici huyları da değiştirmek için çabalamalı insan,
Cuma cuma bu kadar iç döküş yeter sanırım,
Öpüyorum hepinizi.....

24 Eylül 2018 Pazartesi

Başparmak Detoksu Yapmak Lazım

Görsel:Google 
Osman Müftüoğlu kesinlikle çok iyi bir noktaya değinmiş aşağıdaki yazısında. Hepimizin dert yandığı ama bir türlü vazgeçemediğimiz dijital bağımlılıktan söz ediyor. Çevrimiçi Hayat yerine Çevrimdışı yani gerçek dünyaya dönme zamanı yaratmalıyız gerçekten de. 
Yolda gördüğünüzde bir "Merhaba"yı esirgediğiniz takipçi ne ediyor, ne yapıyor neden meraktasınız? 
Like'lamayı seviyoruz, peki gülümseyerek bir "nasılsın" demeyi unuttuk mu? Oturup düşünmek lazım.....

Dijital detoksa neden mecburuz! 24 Eylül 2018 YALNIZCA “kişisel” değil “sosyal sağlık” için de zaman zaman “dijital detoks” yapmak zorundayız. Yoksa farkında olmadan “kendimizden kopmaya, başka birileri olmaya” başlıyoruz. Dahası, toplumsal ilişkilerde de bazı arızalar başlıyor. En başta da “sosyal kopma ve sapmalar” var. Yazar Yuval Nuah Harari bakın ne yazmış “21. Yüzyıl için 21 Ders” isimli yeni kitabında: “Teknoloji bizi bedenlerimizden uzaklaştırmaya başladı. Aldığımız kokuları ve tatları dikkate alma yetimizi bile yitirir olduk. Bunlar yerine “akıllı telefonlarımız” ve “bilgisayarlarımıza” gömülmüş durumdayız. “Siber alem”de neler olup bittiği, oturduğumuz sokakta ne olup bittiğinden daha çok ilgimizi çekiyor. İsviçre’deki kuzenimle her sabah rahatça konuşabiliyoruz ama kahvaltı ederken eşimle sohbet etmem bile zorlaştı. Çünkü kafasını telefondan kaldırıp bana baktığı yok!” Kişisel ve sosyal yalnızlaşmanın bu kadarına emin olunuz taş olsanız dayanamazsınız. İşte bu nedenle “dijital arınma” ya da “başparmak detoksu” zorunlu bir durum, bir tür “mecburiyet” oldu. 
TEHDİTLER

1- Sosyal medyada “çevrimiçi kalmak” bazen sosyal yaşamda “toplum dışı kalmak” tehdidine dönüşebiliyor. 
2- Sürekli “izlemede ve izlenmede olmak” ruh sağlığını ciddi ölçüde bozabiliyor. 
3- “Mavi Ekran Sendromu” diyebileceğimiz “kaliteli uyku” düşmanı yeni bir tehdit hayatımıza giriyor.
4- Yarattığı “yarışmacı tutumlar” nedeni ile stres yükünü üçe beşe katlayan bu yeni medya, belleği tehdit ediyor, nöropatiyi davet ediyor, depresyona yol gösteriyor, obeziteye çağrı yapıyor.
5- “Başkalarının deneyimlerini paylaşmak” avantajı zamanla “kendi deneyimlerinden uzaklaşmak” yanlışına dönüşebiliyor. Yuval Harari’ye göre mühim bir tehdit de şu: Belli bir miktardan sonra İran ya da Nijerya’daki çevrimiçi arkadaşlarınızı tanımaya harcayacağınız vakit, kapı komşularınızı tanımayabilmenize mal olabilir.” 

Tavsiyem şudur: ÇEVRİMDIŞI HAYAT dışarıda bizi bekliyor. Bunun için de kısa bir süre, kafalarımızı o MAVİ EKRANLARDAN yukarı kaldırıp ÇEVRİMİÇİ HAYAT’dan çıkmamız, dünyaya yeniden bakmamız yetiyor.

21 Eylül 2018 Cuma

BU SÜRPRİZ ÇİÇEK KİMDEN?

 Umudumu hiç kaybetmedim,
"İyilik yap denize at" misyonum oldu,
Hiç yılmadım, bardağın dolu tarafını görmeyi tercih ettim,
"İyilikten maraz doğmayacağı" inancıma sıkı sıkı sarıldım,
Güler yüzün tatlı dilin, iyi niyetin, her zaman kazandıracağını düşündüm,
Arkamdan "Polyannacılık oynuyor" deseler de vazgeçmedim,
Dün öyle güzel bir sürprizle karşılaştım ki,
Doğru yolda yürüdüğümü düşünmemi sağladı,
"İyi ki" leriniz olsun sizin de benim gibi ömrünüzde,
"keşke" diyerek bir ömrü geçirmek yerine,
Her zaman yüreğinizin sesini dinleyin,
Kapatın kulaklarınızı gönlünüz nasıl davranmak istiyorsa öyle davranın,
Allah'ın da daima yüreği temiz olanların yanında olduğunu, yolunu açtığını, hayatına güzellik kattığını unutmayın,
Çok şükür.....

18 Eylül 2018 Salı

ESKİ BİR BLOGGERİN GÜNAH ÇIKARMASI !

Tatillerde internet bağlantım olmazdı. O zamanlar akıllı telefonlar da yoktu. Laptopum yanımdaysa wifi kullanabileceğim kafelere giderdim, o yoksa internet kafe arardım. Tatilde bu kadar acil ne olabilir diye sorabilirsiniz. Tabi ki, blog yazmalıydım en azından haftada 1-2 Bu bir bağımlılık ve sorumluluktu benim için. Yazdığım yazıya gelecek yorumları merak etmek, okuyup gidip blog arkadaşıma yanıt vermek, bloglarda dolaşıp yorum yapmak, ne kadar güzeldi, özlüyorum o günleri. Ancak, özlememe rağmen ihmal ediyorum buraları. Bloğun tahtına İnstagram oturdu resmen. Şimdi de instagramda her gün paylaşım yapmasam rahatsız oluyorum! Bu nasıl bir duygudur Allahım :)) Çok saçma değil mi? 


Oldum olası yeniliklere açık oldum. İnstagram kullanmayı da çok sevdiğim doğrudur. Ama geleneksel olarak da çok bağlı olduğum, yapmaktan vazgeçemediğim çok şey de vardır hayatımda. Blog yazmak da onlardan aslına bakarsanız. Bu aralar iş yoğunluğumdan blogları gezemiyor, yazılarınızı okuyamıyorum. İhmal etme nedenim aslında bundan kaynaklanıyor. Eski günlerdeki gibi etkin kullanmaya dönmeyi istiyorum.
İnstagramda kısacık da olsa bir şeyler yazıp fotoğraf paylaşmak daha mı pratik? 
Bu yüzden mi bizi ele geçirdi? 
Ya da cep telefonu artık ayrılmaz bir parçamız olduğu için mi o yana kaydık?
Bu konudaki düşünceniz nedir sizin?

13 Eylül 2018 Perşembe

KARADENİZ'İN İLK VE TEK YAŞAYAN MÜZESİ ÜNYE’DE


Tarihi Ünye evlerinin mimarisine sahip olan Ünye Müze Evinin bahçesinde düzenlenen “Ünye’nin Kayıp Hikâyeleri” etkinliğinde tanıştık İhsan Bey ile. Halk Bilimci  İhsan Akbulut “Ünye Yaşayan Kültürel Miras Müzesi” Sorumlusu. Ünye turizmine önemli  bir katkısı olan Müze'de, kaybolmaya yüz tutan kültürümüzü, yaşadığımız eski mekânları ve annelerimizin çeyiz sandığını naftalin kokuları ile açtığımız bir söyleşi yaptık kendisi ile.

MÜZE’DE ŞEHİRDE YAŞAYAN HERKESTEN BİR İZ VAR

Ünye halkının atadan nineden kalma paha biçilmez değerdeki yadigârlarının sergilendiği müze, resmi olarak 2013’te açıldı. Ünye Müze Ev’in “Ünye Yaşayan Kültürel Miras Müzesi” dönüşümünden bahsedebilir misiniz bize?

Tabii ki. Ünye Müze Ev Ünyeli aileler tarafından kurulmuş bir müzedir. Çünkü şehirde yaşayan herkesten bir iz var burada. Somut olarak eşyaların sergilenmesi yöntemiyle hizmet veren müzede bizler bir takım değişiklikler yaptık. Mesela odalardaki şeritleri kaldırdık. Cansız mankenler yerine ziyaretçilere rehberler eşliğinde sanki bir eve misafir gelmişsiniz hissiyle ağırladık. Bunları yaparken de 21. YY Müzeciliğinin eşyadan ziyade insanı ön plana alan anlayışını uyguluyoruz. Şu şudur, bu budur demek yerine buyurun bu kültürel mirasımızı siz de deneyin diyerek insanı olayın içine dâhil ettik. 

Neden Karadeniz'in ilk “Uygulamalı Halkbilimi Müzesi” diye tanımlıyoruz burayı?

Halkbilimi bağımsız bir disiplindir. Üniversitelerin bu bölümünde ders alan öğrenciler (Hacettepe Üniversitesi için konuşmak gerekirse) yaklaşık 4 yıllık süreçte Halk edebiyatı, Halk Müziği, Halk Hekimliği, Halk Mutfağı, Tekke-Tasavvuf Edebiyatı, Sözlü Kültür, Türk Mitolojisi, Geleneksel Türk Halk Tiyatrosu, Türk Halk Dansları gibi alanlarda bir eğitim süzgecinden geçiyor. Mezun olduğunuz zaman teorinizi pratiğe dökme ihtiyacı hissediyorsunuz. İşte tüm bunları yaparken de önce şehrin kültürünü analiz etmeniz gerekiyor. Biz yaklaşık 8 ay saha araştırması yaptık. Ünye kültüründe insanlar ne yer ne içer, nasıl eğlenir, doğa ve evrenle ilgili uygulamaları nelerdir, temizlik alışkanlıkları nasıldır, geçiş dönemlerini nasıl icra eder, mutfak kültürü nasıldır, el sanatları nedir, hikâyeleri ve masalları var mıdır?  Gibi sorular üzerine araştırmalar yaptık. Bu araştırmalar sonucunda bunları müzemizde uygulayarak aktarıyoruz. Esasında Halkbilimi araştırma yöntem ve tekniklerinden hareketle pratiğe dökülen bu kültürel dinamizme “Uygulamalı Halkbilimi” diyoruz. Bu anlayışla Karadeniz bölgesinde hizmet veren ilk ve tek müzeyiz. 

GEÇMİŞİ BUGÜNÜN KOŞULLARIYLA YOĞURDUNUZDA GELECEĞE AKTARABİLİRSİNİZ


Daha müzeye girerken bir sürprizle karşılaşıyor ziyaretçiler. Bahçede geleneksel oyunlardan, topaç çevirme, bilyeli araba, halat çekme, ip atlama, seksek oynuyorlar. Müzenin amaçlarından biri de geçmiş ve gelecek arasında bir bağ kurmak olsa gerek değil mi? 

Evet, en önemli misyonumuz bu. Ziyaretçilerimiz yetişkinse onları geçmişe götürüyoruz, çocuksa geçmişi öğretiyoruz. Bu iki kuşak arasında kültürel aktarımın başarılı bir şekilde gerçekleşmesi adına köprü görevi görüyor müzemiz. Zaten geçmişi bugünün koşullarıyla yoğurduğunuzda geleceğe aktarabilirsiniz. Yoksa geçmiş sadece geçmişte kalır. 

Genelde müzelerde somut kültür ögeleri camekânlar arkasında sergileniyor. Burada ise sözlü kültürümüzü de gelen ziyaretçilere aktarıyorsunuz. Bulmacalar, masallar, türküler, gölge oyunu. Adeta zamanda yolculuk yaptırıyorsunuz. Ziyaretçileri nasıl dahil ediyorsunuz bu yolculuğa, tepkiler nasıl oluyor?

Bizim için burada en önemli şey “zaman”. Ziyaretçinin acelesi varsa aktarılacak bilgilerin kısıtlı olacağını söyleyebilirim. Yaklaşık 1-2 saatini bize ayıran ziyaretçilerle ise keyifli bir kültürel yolculuğa çıkıyoruz. Evet, vitrin müzeciliğinde yani sizin dediğiniz camekânlar arkasında sergilenen müzelerde sadece bakarsınız. Örneğin; Gittiğiniz bir müzede sergilenen bir türküyü sadece dinlersiniz burada ise birlikte söyleriz, gölge oyununu sadece izlersiniz, burada iste hayali (karagöz oynatan kişi) olursunuz. Tentürüğü sergi arkasında görmez, elinize alır çevirirsiniz. Kısacası buradaki ziyaretçileri biz biraz yoruyoruz. Edilgenlikten çıkarıp, etken olmasını sağlıyoruz. Yüzlerindeki tebessümleri gördükçe de iyi bir geri dönüşüm aldığımızı düşünüyoruz.

ÜNYE’NİN KAYIP HİKÂYELERİ

Burada olmanızın en güçlü üç nedenini söyleyebilir misiniz bizlere?

1.Çocukluğumu burada geçirdim ve bu şehrin çocuklarına vereceğimiz çok şey var.  2. Sevdiğim işi yapıyorum. 3.  Bilgin hocamın aktardığı “Ünye’yi Dünyayla tartmışlar” hikâyesi :) 
En son benim de katıldığım “Ünye’nin Kayıp Hikâyeleri” etkinliğine ev sahibiydi Ünye Müzesinin bahçesi. Kültür sanat etkinlikleri, paneller, sergilerin de düzenlendiği bir mekân olması nasıl bir değer katıyor Ünye’ye?

Ünye’nin kayıp hikâyeleri aslında her bireyin içindeki o biricik “kendisine özgü olan” anıların dışavurumuydu. Geçmişin kadim anlatılarıyla günümüz modern dünyası arasında köprü görevi gören bir projeydi. Kıymetli ağabeyim İsmail Canbulat ile birlikte planlıyoruz. Geçen Yıl 1. Masal Buluşması yaptık. O ateşi Yalı Mevkiin ’de yaktık ve umarım közü hep canlı tutarız.

Çok teşekkür ediyorum bu güzel söyleşi için.

Ben de ilginize teşekkür ederim. Unutmadan bir teşekkürü de Ünye’nin Kayıp Hikâyeleri etkinliğinde göstermiş olduğunuz performansınız için ediyorum :)

11 Eylül 2018 Salı

PUSULANIZ KALBİNİZ, HAYALLERİNİZ YOLUNUZ OLSUN



2015’te Gezginname, 2016’da Yeşil Bisikletli Kız ve son olarak da 2017 yılında Vay Başına Yoga Gelenler kitabı Yitik Ülke Yayınlarından çıkan Çimen Erengezgin ile yolumuz “Bi Arkadaşın Başına Gelmiş”  kitabı ile kesişti. Kitap yazarlarından biri olan Erengezgin’i instagramda takip etmeye başladığımda şimdiye kadar yazdığı kişisel gelişim dalındaki üç kitabı görünce hem kitaplarını hem de kendisini merak ettim ve ilk fırsatta kitaplarını alıp okuyunca da bu merakımın boşa olmadığını anladım.
Son kitabından başladım okumaya, yogaya karşı önyargılarım vardı benim de çoğu kişide olduğu gibi. Bu önyargıları yıkılması için yazılmış sanki “Vay Başına Yoga Gelenler”  ne diyorsun bu konuda? 
Kesinlikle öyle. Ne yazık ki, medyanın ve konuyla ilgisi olmadığı halde fikir yürüten kişilerin etkisiyle yoga oldukça farklı algılandı. Ben de bu yargıları kırmak ve doğru şekilde anlatabilmek amacıyla, bir öğrencinin yoga maceralarını esprili bir dille aktarmaya çalıştım. Bir anı, öykü kitabı olmasının yanı sıra, mümkün olduğunca evde okurların kendilerinin yapabileceği hareketler hazırlayarak, bu hareketleri fotoğraflarla destekledim. İşin güzel tarafı, okurlar baştan sona fotoğraflanan hareketleri verilen sırayla yaparlarsa, bir stüdyoda yoga dersine girmiş gibi olacaklar. Bu da kitabın gizli hediyesi aslında. Ve açıkçası bugüne kadar aldığım geri bildirimlerle de yoga adına doğru bir adım attığımı anladım. Ne mutlu bana 😊
AN’I YAŞAYAMIYORUZ 
“Ne yaparsan yap sadece onu yap” ne kadar zor geliyor böyle söyleyince. Zihnin sürekli konuşması çok yorucu haklısın ama nasıl oluyor da yogada odaklanabiliyorsun sadece yaptığın işe. Odaklandığında zihnin düşüncelerle uğraşmıyor, susuyor diyorsun. Uygulaması nasıl da zor bir durum. Bir ipucu ve takdik verebilir misin benim gibi bunu beceremeyenlere? 
Aslında hem çok zor hem de çok kolay. Çok zor; çünkü aynı anda pek çok konuyu halletmeye programlanıyoruz ve bunun da harika bir maharet olduğuna inandırılıyoruz. O nedenle de sürekli satranç oyuncuları gibi birkaç adım sonrasını düşünüyor ve içinde bulunduğumuz An’ı yaşayamıyoruz. Çok kolay; çünkü zihnimiz bunca yüklemeye karşın aynı anda iki şeye odaklanamıyor, biz de eğer tüm dikkatimizi hareketler sırasında nefesimize verebilirsek, başka bir şey düşünemiyoruz. Yani, ne zaman zihninizin vıdı vıdı yaptığını yakalarsanız, hemen nefesinize odaklanın, o zaman çaput çarşısından huzurlu bir sessizliğe geçtiğinizi fark deceksiniz. Neredeyse tüm bedensel ve ruhsal ağrıların yoga sayesinde azalacağına hatta biteceğine inandım senin hikayeni okuyunca. Şifalanmak için, aklın ve kalbin yollarını açmak için, anlamak için, fark etmek için, sakinleşmek ve huzur için yoganın felsefesini anlamak ve uygulamak mı gerekiyor? 
Elbette yogayı bütün olarak ele almak ve yaşama uygulamak bizim daha farkındalıkla yaşamamıza ve şifalanmamıza neden olacaktır. Ancak hiçbir şey için kendinizi zorlamayın derim. Öncelikle yogayı hareketleriyle deneyimleyip, bedeninize neler kazandırdığını gözlemleyin. Zaman içinde ya da hemen, bu kişiye göre değişir, yogayı daha derin anlamak isterseniz de felsefesini inceleyin. Bunun için de Vay Başına Yoga Gelenler kitabımın son bölümünde oldukça geniş bir kaynakça yer alıyor. Oradaki kitaplardan başlamanızı öneririm.
2005 yılında tanıştığın yoga ile hayatında sakinliğe ve sadeliğe geçiş yaptığını okuyunca bir okur olarak yogaya ilgim arttı. Benim gibi yogayı öğrenmek isteyenlere neler önerirsin, uygun bir yoga eğitimi programını nasıl seçebiliriz?
 Aslında nasıl bir hayat yaşadığınıza bakmakla başlayabilirsiniz. Fazla koşuşturmalı biriyseniz, iki seçeneğiniz var örneğin. Birincisi “ben yavaşlayamam, öyle dakikalarca duramam” diyorsanız, akışları olan bir yoga türünü seçebilirsiniz; Vinyasa. Ya da “çok koştum durmak istiyorum” derseniz Hata Yoga ya da Yin Yoga tercih edilebilir.
Ama tüm yoga türlerini ve neye ihtiyacınız olduğunu sizin bilmenizi bekleyemeyiz, o nedenle en güzeli bir yoga stüdyosuna gidip, eğitmenlerle görüşerek, deneme derslerine katılmanız. Dersin ve hocanın size iyi gelip gelmediğini daha ilk dersten anlayacaksınız zaten. Gerisi kendiliğinden gelecektir.

ÖNEMLİ OLAN SEÇİMLER VE NİYETTİR
Gezginname’de dört ayrı öykü ile kendi içine bir farkındalık yolculuğuna çıkarıyorsun okuru, gönül gözü açık, mucizeleri görebilenleri anlatıyorsun. Kişisel gelişim kitabı denilince aklıma Üniversite yıllarında okuduğum Richard Bach’ın “Martı” ve Leo Buscaglia’nın “Yaşamak, Sevmek ve Öğrenmek” kitapları geliyor. Gezginname için onlardan ilham alınıp yazılmış diyebilir miyiz?
 Richard Bach ve Leo Buscaglia’nın kitapları, benim için önemli yol haritaları olan kitaplar. Anlatım tarzları, benzetme sanatları ve ne anlattıkları; kısacası okurla buluştukları tür benim de hem okumaktan hem de yazmaktan büyük keyif aldığım tarzdandır. Özellikle Richard Bach’a olan hayranlığımdan ve saygımdan dolayı Yeşil Bisikletli Kız kitabımın açılış cümlesi de yazarın Hipnozcu kitabından alınmadır. Dolayısıyla da tür açısından ilham aldığımı söyleyebiliriz ancak Gezginname’de yazdığım dört seri hikâye ve diğer kitaplarımda anlattıklarım tamamıyla kendi deneyimlerimin yansımalarını içeren hikâyelerdir.

 “Sakin ve huzurlu ortamda herkes dingindir. Önemli olan huzurun bozulduğunda neler hissettiğin ve verdiğin tepkilerdir.” Ne kadar da doğru söylüyorsun. Bir insanı öyle zamanlarda en iyi tanıyabilirsin gerçekten de. İçindeki öze ulaşmaya çalışanlara neler söylemek istersin?
 Açıkçası hepimizin içinde hem karanlık hem de ışık mevcut. Benim için önemli olan seçimler ve niyettir. Karanlığın hep orada olduğunu ve gücünün tadının kışkırtıcı derecede tatlı olduğunu bildiğimiz halde, ışığı seçiyorsak ve bu niyetimizi korumak için çaba sarf ediyorsak, her geçen gün özümüze daha çok yaklaşacağız demektir. Ve bu çabamız, mutlaka ödülüyle birlikte gelir.

SEVGİ EKERSEN, SEVGİ BİÇERSİN
 “Yaratılmış ne varsa, onda can vardır.” Bu bakış açısı ve her yaratılana saygı ve sevgi duymak ne güzel bir felsefedir böyle. Herkes bu şekilde çevresine baksa ne güzel bir yer olur Dünya değil mi?
 Harika olur ancak maalesef ki bir önceki soruda yanıtladığım gibi karanlık fazlasıyla cazip ve maalesef ki “iyi” olabilmek için bazen zorlanabiliriz. Önemli olan vicdan sahibi olmak, akıl ile bunu desteklemek sanırım. O zaman her iki merkezin yani beyin ve kalbin onayladığını gerçekleştirdiğimizde, Dünya aslında bize cennet olacaktır.  
Yeşil Bisikletli Kız’da düşmekten korkmayan, cesaretle ayağa tekrar kalkmayı bilen ya da bilmeyi hak edenlerin hikâyeleri yer alıyor. “İnsan olmanın bedeli, yaşamını korkuların yönlendirmesidir. Kuruntu ve kıskançlık korkunun kardeşleridir.”  İnsanlar bu kötü huylarından nasıl kurtulacak, “ben böyleyim değişemem, böyle kabul etsinler beni” diye dolaşan öyle çok insan var ki. Nasıl başa çıkacağız böyle insanlarla bir formulü var mı?
 Bir insan istemezse onu değiştirmemiz mümkün değil ne yazık ki. Eğer bizdeki huyları fark edersek, değiştirmek için çaba sarf edebiliriz ancak. Bu değişim de hiç kolay olmaz, yani bugünden yarına hemen gerçekleşmeyebilir.
Burada şöyle bir anahtar belki işimize yarayabilir; Başkasında rahatsızlık duyduğumuz huylar, bizde olduğu için rahatsızlık uyandırır. O nedenle, başkasını değiştiremeyeceğimiz için, o huyu kendimizde araştırarak, “ben asla yapmam” demeden, kendimize bakmalı, fark etmeli, kabul ederek, değiştirmek için çaba sarf etmeliyiz.

 HERKES TIPKI YOGA GİBİ,
HAYATINDA BİR KEZ DE OLSA YAZMAYI  DENEMELİ
 Her hikaye sonrası aklına gelen düşünceyi ya da hissettiği bir cümleyi not almasını istiyorsun okurdan. Kitabın sonunda da bir sürpriz var. İlk hikaye sonrası aldığım not şu oldu; “Hayatın sana sunduğu işaretleri iyi oku ve güven. mucizelere inan” bir diğeri “Hayatın renklerini keşfet” Herkes kendi hayat hikayesini yazabilir mi, ya da şöyle söyleyeyim yazmalı mı?
 Tabii ki yazabilir ve hayır yazmak zorunda değil. Ancak yazma eyleminde, hiç ummadığımız kelimeler bizi hiç fark etmediğimiz hikâyelere götürebilir ki bu da kendimizi tanımak açısından küçük ama etkili ipuçlarını görmemizi sağlar. Bence herkes tıpkı yoga gibi, hayatında bir kez de olsa yazmayı denemeli ve çıkan sonuca hayret edebileceklerine inanıyorum.
2015’ten beri her yıl bir kitap yayınlamışsınız. 2018 bitmeden de bir kitap geliyor mu? Neler yapıyorsun bugünlerde, örneğin bir günün nasıl geçiyor? Her gün yaptığın bir rutinin var mı?
 Amacım mümkün olduğunca çok, birikimlerimi kaleme almak; çünkü benim bir derdim var ve onu farklı biçimlerde kitaplar yazarak olabildiğince çok insana aktarmak istiyorum. Aslında bu Eylül ayında yeni kitabım yayımlanacaktı ancak, ülkenin koşulları nedeniyle yayınevinin kararları doğrultusunda biraz gecikecek gibi gözüküyor. Yeni kitabım kadına şiddete yönelik bir roman olacak. Şimdilerde onun heyecanını yaşıyorum. Umarım en kısa sürede sizlere ulaşır ve derdimi anlatmama yardımcı olur.
Bu arada ben bir sonraki romanımı yazmaya başladım ve aynı zamanda da çocuklar için bir hikâye kitabı üzerinde çalışıyorum. Yoga Dergisi’ne her ay yoga ile ilgili yazılar yazarak, kitapta anlatmaya çalıştıklarımı bu yazılar sayesinde güncellemeye devam ediyorum. Ve şu aralar çok yeni olarak Youtube kanalımı açtım 😊 Orada yer alacak yoga çekimlerine devam ediyorum ki bu videolar da kitabımı destekler nitelikte olacak. Ama dışarıdan bakacak olursak, hâlâ bir Ege kasabasında tatildeyim 😊 Eylül sonu itibariyle İstanbul’a döneceğim ve yoga derslerimi vermeye başlayacağım.
Çok teşekkür ediyorum söyleşi için, sağol, varol. Sen hep yaz senin gibi pozitif düşünen, güzel yürekli insanlara çok ihtiyacımız var.
 Çok teşekkür ederim, iyi ki bir araya geldik.