27 Eylül 2017 Çarşamba

NE OKUSAM DİYORSANIZ BU YAZIYA BİR GÖZ ATIN

AEDEN, Fi, Pi ve Çi'den sonra okuduğum Azra Kohen kitabını ben sevdim,
AEDEN gezegeninde yaşayan Sonje ve Numi Dünya gezegenine gelip de biz insansıların Dünyaya, hayvanlara ve doğaya saygısızca yaşadığını görüyor. Çevreye verdiğimiz zararları öyle güzel anlatıyor ki kitap, Dünyayı kurtarmak için gerçek insanların nasıl savaştığına tanık oluyoruz. 
"İnsan doğulmaz, insan olunurdu."
Mor bilimkurgu diyebileceğimiz bir roman. Olaylar Asitan'da yani eski adı ile İstanbul'da geçiyor. 200 yaşının üstünde insanlar var. Hem teknoloji hem tıp öyle ilerlemiş ki, MOR yani yapay zeka ile her beyne gönderilen sinyallerle iktidara karşı itaat edenler ferah içinde yaşıyorlar. Etmeyenler ise barbarlar, yerin bin kat altında sıkıntılar içinde savaşmak zorunda kalarak, ecelleri geldiğinde normal yaşta ölüyorlar. Enteresan bir kitaptı ilk okuduğum Kahraman Terzioğlu  kitabı oldu bu benim.
Anneannemin Tenceresi Adıyaman ve Hatay Mutfağında lezzetli yemek tarifleri olan bir kitap. Çok sevdiğim ve takdir ettiğim Asuman'ın bu kitabı her evde bulunmalı bence. Kitap ile ilgili gözlemlerimi okumak isterseniz bir TIK lütfen...
Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım, İtalya'da bir kenar mahallede yetişen iki genç kızın çekişmeler, kıskançlıklar ve sırlarla örülü dostluklarını, zorluklarla geçen büyüme ve varoluş serüvenlerini anlatıyor."Napoli Romanları"nın ilki. Tatilde zevkle okuduğum bir kitap oldu. Devam eden diğer 3 kitabı daha okuma fırsatım olmadı , merak ediyorum. Herkesten çok olumlu yorumlar duyuyorum.
Başıbozuk Sevdalar , Canan Tan'ı okumayı her zaman çok sevmişimdir. Bu kitap da bir solukta okuduklarım arasına girdi. Şiir' ve hayatına giren üç erkek Ezel, Baran ve Recep.  Küçük yaşta anne baba ayrılığı yaşayan Şiir'in ayakları üzerinde durmaya çalışırken  "Onunla bir ömür değil onun için bir ömürdür sevda" dedirtecek bir aşk  yaşıyor Şiir. 
Geliştiren Anne- Baba Doğan Cüceloğlu'nun bu çok eğitici kitabı muhakkak okunmalı. Altını çizerek ders çıkararak okudum ve tüm çocuğu küçük ana babalara önerdim. Ayrıntılı kitap yorumum için bir TIK lütfen.
Dut Ağacı Sevgili Banu'nun Banu Tozluyurt'un ilk kurgu romanı. Öyle güzel bir hikaye anlatıyor ki Banu bize devamını merak ediyorsun. Ayrıntılı olarak kitap ile ilgili Banuyla yaptığımız söyleşiye bir göz atmaya ne dersiniz. DUT AĞACI
Kitabı her koşulda okuyabilirim, metroda, otobüste, yatakta ama en çok kumsalda okumayı severim.
Dalga sesleri eşliğinde gölgede kitap okumak gibisi yok sanırım....
Hamdi Koç'un "Çıplak ve Yalnız" kitabı aslında 2013 te yayınlanmış ancak, ben bu sene okudum.
Ünye'de geçmesi hikayenin, benim çocukluğumun geçtiği sokakları dükkanları anlatması ile beni kitap içine aldı bir anda,
Romandaki sahneleri Ünye'de bildiğim yerleri gözümde canlandırarak okumak gerçekten de farklı bir deneyimdi,
Hatta "Avukat Hasan" benim çok sevdiğim arkadaşlarım Sıla ve Özlem'in babasının romanda yer alması, babamın gazoz fabrikasının yanındaki matbaa ve sahibinin kitabın önemli kahramanı olması ve Hamdi Koç'un olağan dışı kurgusu ile sürükleyici bir kitap. 

Her akşam uyumadan önce bir saat kitap okumayı çok seviyorum,
Tabi başucumdaki radyoda hafif bir müzik açık olacak,
Bazen de yanıma uzanan Mercanı okşayarak terapi gibi bir saat geçiriyorum
Sırtımı dayayıp bir ağaca, ya da karşıma alıp denizi okumak okumak okumak,
Beni bıraksalar saatlerce okurum,
Çantasında kitapsız gezemeyen kaç kişiyiz?

18 Eylül 2017 Pazartesi

EN İYİ 10 YABANCI DİZİ LİSTEM

80'li yıllarda TRT'de Ziyaretçiler ile başlayan yabancı dizi izleme sevdam hala devam etmekte,
Ziyaretçiler, içimizde yaşayan uzaylılardı bizden farklı görünmüyorlardı ancak, derileri soyulduğunda alttan yeşil bir beden çıkıyordu ve çıtır çıtır kuyruklarından tuttukları beyaz kobay fareyi bayram şekeri gibi yiyorlardı. Sanırım en etkileyici sahne de bu fare yeme sahnesiydi.


85'te ise  Alacakaranlık Kuşağı'nı izlemek için gece geç saatlere kadar beklemek gerekirdi. Fantastik, bilimkurgu, korku ve gerilim ne istersen vardı onda. 


Her bölümünde bir monolog ile açılıp kapanışı başka bir monolog ile yapılan dizi her bölümde farklı bir konu işlemesi ve her bölümde farklı oyuncuların canlandırdığı farklı karakterlerin yer alıyordu. Dizi bilim kurgu, fantastik, gerilim ve korku türlerinin hepsini bir arada barındıran çok sevdiğim bir diziydi.


1990'da Twin Peaks, İkiz Tepeler en sevdiğim dizilerdendi yine;
Twin Peaks adlı dizi  lise öğrencisi Laura Palmer’in öldürülmesi ve sonrasında gelişen olayları konu alıyordu. Bu cinayeti çözmek için görevlendirilen FBI ajanı Dale Cooper’in  (Kyle MaçLachlan’ın) kasabaya gelmesiyle sessiz ve sakin görünen kasabada olaylar başlıyordu.


1. Lost




Deli gibi 6 sezonu soluksuz izlemiş biri olarak ilk sezonları şahaneydi.Senaryo muhteşem kurgulanmıştı, bu nasıl düşünülebilir? diyerek izlediğimi hatırlıyorum.  Sonlara doğru çok sapıttı. Ancak sonunu merak ettiğim için izledim. Konusuna gelince;  
LOST Sydney’den Los Angeles’a yapılan bir uçuşun hikayesini anlatarak yola çıktı. Güney Pasifik Okyanusu’nda tropik bir adaya düşen uçaktan kurtulanların yaşadıklarını konu alan bir dizi iken, dünyanın en fazla tanınan bilim kurgu ve fantastik dizisi haline geldi.

Dizinin ilk bölümü 22 Eylül 2004’te yayınlandı. Yaklaşık 18 milyon kişi tarafından izlendi. Kanalın geçirdiği son 4 yılda aldığı en iyi reytinglerdi. Pilot bölümü televizyon tarihinin en pahalı yapımlarından biriydi. 10 milyon $’a mal olmuştu.  İlk sezonun çekimleri için 50 milyon$ harcandı. 23 Mayıs 2010’da sona erdiğinde 6 sezon ve 121 bölüm oynamıştı.

2. Homeland

Homeland'da nefesimi tutup peş peşe birkaç bölüm izlediğim bir diziydi.Özellikle Carrie bir çok ekz altın küre ödülü aldı bu rolüyle.

Nicholas Brody 2003'ten beri kayıp bir deniz çavuşudur ve öldü diye biliniyordur. Fakat Brody, 8 yıl sonra bir tatbikatta terorist sığınma evinde bulunur ve devlet tarafından "kahraman" olarak nitelendirilir. Carrie Anderson bir CIA memurudur ve Brody'nin El Kaide'ye çalıştığını, onlarla iş birliği yaptığını ve ABD'ye saldırı gerçekleştirme planları olduğunu düşünmektedir.


3. Fringe


FBI dünya çapında açıklanamayan olayları aydınlatmak için Boston, Massachusett merkezli Fringe adında bir ekip kurmuştur. Bu açıklanamayan esrarengiz olaylara örnek vermek gerekirse yeni doğan bir bebeğin inanılmaz derecede hızlı büyüyerek (5 dakika gibi bir sürede) yaşlanarak ölmesi verilebilir. FBI’da özel ajan olarak görev alan Olivia Dunham, metafizik üzerine araştırmalarda bulunan bilim adamı Walter Bishop ve bilim adamının oğlu Peter Bishop’ın esrarengiz olayları araştırması konu edilen dizinin yapımcıları diziyi The X-Files’dan ilham alarak tasarladıklarını ancak çok farklı bir tarza döndüğünü belirtmiştir. Fringe dizisinde esrarengiz olaylar, hastalıklar, paralel evren gibi bir çok konu işlenmektedir.

4. Once Upon A Time


Cindrella'dan Pinokyo'ya, Pamuk Prenses'e birçok masal kahramanını iç içe geçmiş hikayesiyle barındıran fantastik bir dizi, Once Upon A Time.
28 yaşındaki Emma Swan terkedildiğinde bebekti. Laneti kırması için dünyaya gönderilen Emma'nın bu sihirli dünyadan haberi olmasa da, 10 yaşındaki oğlu Henry her şeyi biliyor. Geri kalan tek şey ise Emma'yı ikna etmek..



5. Flash Forward

Dünyada tüm insanlar birdenbire bayılır. 2 dakika 17 saniye boyunca baygın kalırlar. Baygınlıkları boyunca bulundukları zamandan 6 ay sonraki hayatlarında 29 Nisan 2010 günü saat 10:00’da (amerikan saati ile) ne yaşadıklarını görürler (daha çok gelecekte geçen bir anılarını hatırlar gibidirler). Kendilerine geldiklerinde dünyada birçok kaza ve patlama olmuştur. Zira, işleri başındaki ya da direksiyon arkasındaki birçok insanın bir anda bilincini yitirmesi çeşitli kazalara yol açmıştır. Başta FBI ajanlarımız Mark Benford ile Demetri Noh olmak üzere, dünya üzerinde birçok kişi bu olayın neden olduğunu anlamaya ve 29 Nisan’da ne olacağını, birbirlerinin gelecekteki hikayelerini birleştirerek bulmaya çalışmaktadır.


6. Stranger Things


 Stranger Things; Will adında 12 yaşında hayat dolu bir çocuğun, bir anda ortadan kaybolmasıyla başlıyor.Farklı kollardan aramalar başlatılmasına rağmen, Will’in kayboluşuyla ilgili belirgin bir iz bulunamıyor. Fakat tam arama ekipleri vazgeçtiği sırada gizemli bir kız ortaya çıkıyor ve olaylar tamamıyla farklı bir boyut kazanıyor.
Will gibi bir anda ortadan kaybolan ve yıllar sonra geri dönen bu kız, küçük çocuğun bulunabilmesi için bir umut ışığı haline geliyor. Ancak daha sonra devlet eliyle yapılan gizli deneylerden korkutucu doğaüstü güçlere uzanan bu gizem dolu hikaye, git gide daha da karmaşık bir hal alıyor.

7. Dr. House


New Jersey eyaletindeki bir hastanede bulaşıcı hastalıklar konusunda uzman doktor Gregory House ve üç kişilik ekibinin hastanede başlarından geçen olaylar anlatılmaktadır.Tanı koyma bölümünde Nefroloji ve Enfeksiyon hastalıkları uzmanı olan doktorumuz ağrı kesici bağımlısı, zeki ve böbürlenmeyi seven biridir. Piano çalmayı, beyzbol izlemeyi sevmenin yanında game boy oynamaya da bayılır.

8. Sense 8

Bu dizide dünyanın 8 farklı noktasında yaşayan ve gizemli bir şekilde birbirleriyle  zihinsel ve duygusal bağlantıları olan 8 ayrı kişinin (Capheus, Sun, Nomi, Kala, Riley, Wolfgang, Lito ve Will) hikayesini anlatan bilim kurgu, drama türünde bir dizi.
Konusu Birleşik Krallık, Mexico City, Seoul, Mumbai, Berlin, Nairobi, San Francisco ve Chicago’da geçen dizi her bölümde buralarda yaşayan karakterleri yakından tanıtacak. Bu 8 kişiden bazıları bir araya gelmek için uğraşırken, bazıları ise birbirini öldürmeye çalışacak.

9. Under The Dome

Güzel, güneşli ve tamamen sakin bir bahar gününde, Maine’deki Chester’s Mills isimli küçük kasabanın dünyayla olan bütün bağlantısı, açıklanamayan görünmez bir güç alanı tarafından aniden kesilir. Uçaklar görünmez bir kalkana çarpar, şiddetli bir yağmur önüne geleni yıkıp yerle bir eder. Havadan kasabaya düşen, yanan uçak parçaları vardır. Kubbe yavaş yavaş alçalırken bahçevanın eli kopar. Arabalar infilak eder. Aileler birbirinden kaçar, herkes panik içindedir. Hiç kimse bu kalkanın nedenini, neden, ne zaman geldiğini ve ne zaman ortadan kalkacağını bilemez. 


10. Person of Interest

Zengin bir adam olan Mr. Finch, suçları önlemeyi hedefleyen bir bilgisayar programı geliştirir. Ancak programı hayata geçirebilmesi için, bir başkasına ihtiyaç duyar. Kayıtlara göre ölü görünen eski CIA ajanı Reese, tam Mr. Finch'in aradığı adamdır. İlginç bir ikili oluşturan Mr. Finch ve Resee, suçları önlemek adına güçlerini birleştirir.


7 Eylül 2017 Perşembe

GECE İKİYE KADAR İZLEDİĞİM FİLM HANGİSİYDİ?

Tatilde yaptığım en eğlenceli işim; başlayıp da bitiremediğim kitaplarımı bitirmek ve  film izlemekti,
Yabancı dizi izlemeyi seviyorum,
Ozark'ın ilk 6 bölümünü izledim,
"Ehh" diyeceğim kategoride,
Bir Black Mirror bir Sense 8 olamaz tabi!!
En çok sevdiğim TV dizilerini bir sonraki yazımda sıralayayım en iyisi :)
Geçen gece de TV kanallarında dolaşırken bir film çıktı karşıma saat iki'ye kadar izledim,
Uyku gözümden aksa da sevdim ben bu filmi,

Saving Mr.Banks 

Çok sevdiğim başarılı oyuncu Tom Hanks Walt Disney'i canlandırıyordu,
1961 yılında geçen filmde Walt Disney'in kızlarına verdiği sözü yerine getirmek için "Marry Poppins" kitabını film yapmak istiyor,
Kitabın yazarı Bayan Travers yani Emma Thompson'u bu filme ikna etme çabaları ve yazarın çocukluğuna Corin Farrell'in canlandırdığı  babası  ile ilgili anılarına çocukluğuna gidip gelmeleri ile film hem eğlenceli, hem düşündürücü film akıp gidiyor. 


2 Eylül 2017 Cumartesi

e-vren günlüğü "Bir e-lektronik Yaşam Projesi"

YouTube Canlı Blog Sohbetimiz

YouTube canlı yayınında blog sohbetlerinin 11.sini 2005’ten beri blog yazarlığı yapan ve İlk Türkçe Bloglar listesinde de yer alan Fatma Canbulat Erdem ile gerçekleştirdik. Ankara’da bir devlet kurumunda çevre mühendisi olarak çalışan iki çocuk annesi Fatma Erdem, “Mavi Anne” olarak da anılıyor çünkü bu rumuzla Temmuz 2008’den beri mavianne.blogspot.com.tr‘de yazıyor. Bu konuda da yayında şu ilginç açıklamayı yaptı: “İki oğlum olmasına rağmen blogda bebek ve annelik üzerine hiçbir zaman yazı yazmadım. Bu sebeple bir dönem keşke mavinin peşine anne kelimesini eklemeseydim diye bir pişmanlığım oldu ama mavianne rumuzunu değiştirmeyi de düşünmedim.”
Blog yazmaya başladıktan bir yıl sonra 2006’da Hürriyet Ankara’nın gönüllü muhabirleri arasına katılır ama ona göre zaten o vakte kadar bloğunda da bir anlamda muhabirlik yapmaktadır çünkü blog yazarken bir muhabir gözüyle bakmayı öğrenmiştir. Fatma Erdem’in, blog yazarlığında geride bıraktığı 12 yılın “hayal gibi” geçtiğini söylemesi de çok önemli bir ayrıntı. Çok daha fazla ayrıntının yer aldığı sohbetimizden Fatma’ya ait cümlelerinden önemli noktaları da şu şekilde sıralayacağım:

Söyleşimizi şahane özetlemiş Evren aşağıdaki linke tıklayıp yazının tamamını okuyabilirsiniz....

e-vren günlüğü

    1 Eylül 2017 Cuma

    "İŞİM VE BEN" YILDIZ EVLİYAGİL İLE RÖPORTAJ

    Yıldız Hacıevliyagil’in Mayıs ayında çıkardığı “İşim ve Ben” kitabı meslek seçiminden önce okunması gereken, insanın ufkunu açan bir kitap.
    Hukuk Fakültesi mezunu yazar,  28 yıl avukatlık ve hukuk danışmanlığı yaptı. Emeklilik sonrası felsefe yüksek lisansını tamamladı. Psikoloji alanında daha da derinleşmek için 31 yıl sonra üniversite sınavına girdi; şimdi psikoloji bölümü son sınıf öğrencisi. Ayrıca kariyer geliştirme danışmanlığı sertifika programı mezunu. 

    Kitapta felsefe yüksek lisans tezinden yola çıkmış. Kitabın bölümleri; “Umut dolu başlangıçlar, Yaşamın temel amacı ne? İçe sinen iş mümkün mü? Seçim yapan kim? Bilinçli seçim” başlıklarını taşıyor. Yazar, bu konuları incelerken filozofların görüşlerinden, bilimsel araştırmalardan ve kişilerin tecrübelerinden örnekler veriyor, bazen de onların dilinden aktarıyor yaşadıklarını.

     ÇALIŞAN BİR KADIN OLMAK BAĞIMSIZ VE GÜÇLÜ OLMAMI SAĞLADI


    Bu kitabın yazarı Yıldız sevdiği ve mutlu olduğu bir meslek mi seçmişti? Pişmanlıkları ve iyi kileri nelerdir?

    Soruya cevap vermeden önce kısaca meslek seçim öykümü anlatayım. Avukat olmaya ilkokulda izlediğim Mr. Petrocelli dizisinin etkisiyle karar verdim. Konuşkan bir çocuktum ve haksızlığa gelemezdim. Ortaokulda 100 yıllık bir erkek okulunun ilk kız öğrencilerinden biri olunca, sık sık kadın hakları konusunda, sınıfımdaki erkeklerle tartışır oldum. Aynı tartışma evde babamla da sürdü. Çevredeki büyüklerim, öğretmenler, arkadaşlar “Kızım sen avukat olsana!” demeye başladılar. Böylece avukat olma kararım iyice pekişti. Avukat olup, haksızlığa uğrayanların haklarını savunacağımı, adaletin gerçekleşmesine katkıda bulunacağımı düşündüm. Bir de kendi ayaklarının üstünde duran, güçlü bir kadın olacağımı.

    En büyük hatayı bu varsayımımı test etmemekle yapmışım. Dava avukatlığı ve adliye ortamı beni çok hayal kırıklığına uğrattı. Adliyeyi haksızlıkların giderildiği bir yer olarak göremedim. Bu benimle ilgili bir durum tabi, eminim tersini hisseden pek çok meslektaşım vardır ve iyi ki varlar. Dokuz yıl dava avukatlığından sonra adliye ortamının dışında hukuk yapmak isteyerek, şirket avukatlığına yöneldim. Böylece dava takibi yerine, sözleşme ve hukuki danışmanlık vermeye başladım.

    Onlarca sayfalık sözleşmeleri yap-boz gibi oluşturmak, birlikte iş yapmak isteyen ama çıkarları çatışan iki şirketi ortak menfaat noktasında buluşturma çabası, ortaya çıkan elle tutulur bir işe katkıda bulunmak hoşuma gitti. Avukat olarak çalışan bir kadın olmak özel yaşamımda bağımsız ve güçlü olmamı sağladı. Böylece evet, avukatlık sayesinde kendi ayağımın üstünde durma hayalim gerçekleşti ama avukatlık yaptığım için kendimi hiçbir zaman tam anlamıyla anlamlı ve doyumlu bir iş yapıyor olarak hissedemedim.  Güzel işler yapıyor olsa da, bir şirketin çıkarlarını en iyi şekilde savunuyor olmayı, kendi yaşamım ve varoluşum açısından hiçbir zaman çok fazla anlamlı bulamadım.


    MESLEK SEÇİMİ KARARI SÜRECİ ÇOCUKLUKTAN BAŞLAMALI


    Yıldız, kitap nasıl doğdu? Kitabı gençlere seçim yaparken yoldaş olması için mi yazdın?

    Kırk altı yaşında,  şirketten ayrılıp kendi hukuk büromu açtım ve resmen emekli oldum. Böylece zamanımı daha özgürce planlayabilir duruma geldim. Zamanında devam edemediğim için bırakmak zorunda kaldığım felsefe yüksek lisansıma geri döndüm. Tezimi,  “Mesleğimle ilgili içimdeki bu boşluk ve yabancılaşma duygusu nereden geliyor, ne yapsaydım böyle olmazdı?” sorusuna cevap bulmak için “Etikte Mutluluk İş ve Seçimler” başlığıyla yazdım.

    Tezimi yazarken fark ettiklerimi gençlerle, anne babalarla, öğretmenlerle paylaşmak istedim. Meslek seçim kararının önemini yeterince kavradığımızı düşünmüyorum. Bu önemli kararın sağlıklı bir biçimde alınması için sürecin çocukluktan itibaren başlaması gerektiğini gördüm. Anne babaların sorumluluğu tamamıyla kararı alacak gence bırakıp, köşeye çekilmeleri de, kararı gencin yerine alıp, ona dikte etmeleri de mutsuz gelecekler hazırlıyordu.

    Velhasıl kitabı temelde evlerde akşam yemeklerinde, Pazar kahvaltılarında, okullarda öğrenci-öğretmen sohbetlerinde,  gençlerle üzerinde konuşulacak konuların açılmasına vesile olması için yazdım. Ayrıca meslek yaşamında aradığını bulamayan insanların geriye dönük olarak benim gibi yaşamlarını ve seçimlerini sorgulamalarında da onlara yoldaş olmak istedim.

    ÇOCUKLARA KENDİNE İNANMA VE KENDİNE AYNA TUTMA FIRSATI VERİLMELİ


    Bilgeler eski çağlardan beri “kendini bil!” diyorlar,  kendini bilmek  ve Aristoteles’in dediği gibi asıl doğamızın farkına varıp,öncelik verdiğimiz erdemleri keşfederek hayata geçirmek çok önemli, diyorsun. Kolay bir şey mi kendini bilmek, 19 yaşındaki bir genç bu keşifleri nasıl yapabilir?
    Kendini bilmek ömür boyu süren bir çaba ve hiç kolay değil. Çünkü bizler sabit varlıklar değiliz, sürekli değişim içindeyiz. Öte yandan bir an geliyor ve o an olduğumuz halimizle bir karar vermemiz gerekiyor. Bu karar sıradan bir kararsa o kadar önemli olmayabilir. Ama meslek seçimi gibi, hayatın rotasını belirleyen seçimlerden biriyse kendini bilmek hayati önem taşıyor.  
    Peki, dediğin gibi “Kişi 19 yaşında kendini bilebilir mi?”
    Gençler sandığımızdan çok şeylerin farkındalar aslında. Kızım ve arkadaşlarından da biliyordum ama psikolojide lisans öğrenimine başlayınca üniversiteye başlama çağındaki gençlerle ilgili bire bir gözlem yapma şansı buldum. Kendimi onlardan daha fazla yaşam tecrübesi olan biri olarak görüyorum ama farkında olma, olayların arkasında yatan süreçleri, kendi düşünme şeklini, nelerin etkisi altında kaldığını değerlendirme farkındalığı ve benzeri farkındalıklar yaşla o kadar da ilgili değil aslında.  Genç arkadaşlarım, yaşıtım olan arkadaşlarımdan bazen çok daha fazla şeyin farkında olarak geliyorlar bana.
    Kitapta sohbetimizi aktardığım Umut mesela. Ben bile şu an yaşamın dinamiklerinin ve kendimin, onun farkında olduğu kadar farkında mıyım, emin değilim. Tabi bu bir anda olmadı, Umut yetişirken annesi, babası, öğretmenleri, büyükleri onu insan yerine koyup, onunla sohbet ettiler, yaşadığı durumları değerlendirmesine, kendi kararlarını almasına olanak sağladılar. Mesela “üşümüyorum” dediğinde, zorla ceketini giydirmedi annesi, onun değerlendirmesine saygı duydu. Bu sohbetlerle ve kendisine sağlanan alanla Umut kendine inanma ve kendine ayna tutma fırsatı yakaladı. Dolayısıyla 19 yaşına geldiğinde içinde “yapabilirim” duygusu vardı ve kendini sağlıklı seçimler yapabilecek biri olarak görüyordu. Üstelik “Umut kimdir?” sorusunun cevabında oldukça açıklığa kavuşmuştu.
    Ailede bu ortamı bulamayan gençler ve yetişkinler de, bol bol okuyarak ve gözlem yaparak kendileriyle ilgili belli bir farkındalık düzeyine ulaşabilirler.
    Dediğim gibi “kendini bilme” doğrudan yaşla gelişen bir süreç olarak görünmüyor bana. Kendine yabancılaşan süreçler yaşayan bir insan, yaşlandıkça gençlik yıllarına nazaran daha da az kendini bilen biri haline dönüşebilir hatta.

    “KENDİNE GÖRE” TERCİH YAPAN DOYUMLU VE COŞKULU BİR YAŞAMA SAHİP OLUR


    Üniversite tercihi yapacaklara “isme göre mi, kendine göre mi tercih yapacaksınız?” diye soruyorsun. Peki hangisi önemli sence en doğru tercih nasıl yapılmalı?
    İzninle önce “ isme göre mi, kendine göre mi” derken ne demek istediğimi açıklayayım. Esasında bu ifadeyi 19 yaşındaki Umut kullanmıştı, ben ondan alıntıladım, bu arada.

    Mesleğini “isme göre” tercih eden, bir mesleğin ismine bakar, kolay olsun diye en bilinen mesleklerden gidelim, “doktorluk” mesela. Der ki “tıp, evet oldukça havalı, statüsü yüksek, bir yere gidip ben doktorum dersem sosyal kabulüm yüksek olur, zamanla gelirim de artar, eh o zaman doktor olayım”.  Bugünden geriye dönüp baktığımda ben bir dereceye kadar avukatlık için bunu yaptım sanıyorum. Meslek onun için bir araç olur. Kendini hayal ettiği dış başarılara ulaştıracak bir araç. Uçağa binip, bir şehirden öbürüne gider gibi, bu mesleği seçer, bir statüden, öbürüne geçmeyi umar.

    Mesleğini “kendine göre” tercih eden, önce kendine bakar. “Ben kimim? Hastane ortamı, insan dokuları, kanı, dışkısı vs. ile içli dışlı olmak bana göre mi? Biyoloji ilgimi çekiyor mu? Ezber yeteneğim var mı?” Yaşamımda insanlara yardım etmek öncelikli amacım mı?” gibi sorular sorar. Mesleği araç olarak değil, amaç olarak görür. Doktorluk artık onu bir statüden öbürüne götürecek bir araç değildir, sabahları yataktan kalkma sebebidir. “Evden bugün hangi insana ne gibi bir faydam dokunacak?” diye yola çıkar bu kişi.

    Sonuçta biz dışarıdan bu iki insana bakar, ikisine de “doktor” deriz, ama onlar kendi içlerini ve içlerinden geçeni kendileri bilirler.

    “Hangisi en doğru tercih?” sorusunun cevabı kişinin varoluşuna göre değişir. Varoluşu mesleğini araç olarak görmeye uygun olan kişi için, “isme göre” tercih daha doğru olabilir, zaten o istese de “kendine göre” tercih yapamaz, varoluşu “kendine göre” tercih yapacak kendini bilme düzeyine gelmemiştir.

    Ama “Bu insanlardan hangisi daha anlamlı, doyumlu ve coşkulu bir yaşama sahip olur?” diye sorarsan cevabım “kendine göre” tercih yapan olur. Zira “isme göre” tercih yapan istediği statüye kavuşurken kendinden uzaklaşırken, “kendine göre” tercih yapan istediği mesleği yaparken özüne yakınlaşır.

    Tabi bunlar konuşurken siyah-beyaz gibi oluyor ama yaşam öyle değil. “İsme göre” tercih yapan biri zamanla kendine yabancılaştığının farkına vararak içinde bir sorgulama süreci başlatıp, aynı mesleği başka bir gözle görüp, başka şekilde yapmaya başlayabilir, ya da tersi.

    LSÜZ PİŞİRDİĞİNİZ EKMEK ACI OLUR


    Halil Cibran’ın bir düşüncesini paylaşmışsın;  “İş, görünür kılınmış aşktır. Eğer aşkla çalışmıyorsanız, çalışmaktan hiç hoşnut değilseniz, işinizi bırakıp tapınağın kapısına postu sererek, sevinçle çalışanlardan sadaka dilenin daha iyi. Çünkü gönülsüz pişirdiğiniz ekmek acı olacaktır İşinde aşkla çalışmayanlara bu durumu değiştirmek için nasıl bir strateji belirlemeyi öneriyorsun?

    Bu sorunun cevabı çok uzun ve ikinci kitabımın konusu olmaya aday. Ama diyebilirim ki işinde aşkla çalışmayanların, hele de bir çok sorumluluğun altına girdilerse, değişim yapmaları hiç kolay değil.

    Yine kendimden örnek vereyim, mesleğimi değiştirmek istedim ve bunun için yola da çıktım ama boşanmış bir anne olarak benim mesleğimi değiştirmem için kızımın fedakarlık yapması gerektiğini gördüm. Kendi hatamın bedelini çocuğuma ödetmeyi adil bulmadım.

    Onun için yazdım bu kitabı, kimsenin moralini bozmak istemem meslek değişimi, belirli sorumluluklar aldıktan sonra ve başkalarının hayatını etkilediğinde iyice zorlaşıyor. Onun için başkalarının sorumluluğunu aldıkları aşamaya gelene kadar gençler meslek seçimi kararlarını bol bol sorgulasın,  araştırsın, kesin karara varmasın diyorum.

    YAŞAMDA HİZMET ETMEK İSTEDİĞİ TEMEL AMACIN FARKINDA OLAN KİŞİ MUTLU OLUR


    Kariyerimizi kaderimiz mi yoksa seçimlerimiz mi belirliyor? Cevaplaması zor ve düşündürücü bir soru. Senin cevabın nedir bu soruya?

    Gerçekten zor bir soru. Cevabım ikisi de.

    Bir aileye, çevreye doğuyoruz hepimiz, o bizi belirli bir yerden hayata başlatıyor. Sonrasında seçimler yapıyoruz, bazıları daha özgür ve geniş bir çerçevede seçim yapma şansına sahip, bazılarının seçeneği de, özgürlüğü de daha az. Benim kızımla, çocuk yaşta evlenmeye zorlanan Anadolu’daki bir genç kız aynı yerden hayata başlamıyorlar. Kaderin en belirleyici olduğu yer burası bence. Onun için “herkes istesin yeter ki, her istediğini olabilir,” diyemiyorum ben. Ya da Sartre’ın söylediği “İnsan özgür olmaya mahkumdur; çünkü bir kez dünyaya atılırsa yaptığı her şeyden sorumludur ” sözünü tam içime sindiremiyorum.

    Öte yandan, kendini “kader mahkumu” olarak görüp, yaşamdan vaz geçmeyi de aynı derecede içime sindiremiyorum. Çünkü herkesin öyle ya da böyle seçim yapacağı belirli bir alan var. İşte var olacağımız, gücümüzün yettiği yer tam da o seçimleri yaptığımız alan ve an. Mümkün olduğu kadar o alanı genişletmek için çaba göstermeli ve o seçimin hakkını vermek için elimizden geleni yapmalıyız bence.

    Seçimleri yapan kişi, ne derecede değerlerinin, yeteneklerinin, ilgilerinin, kişiliğinin ve bunlar çerçevesinde yaşamda hizmet etmek istediği temel amacın farkında olursa, o derecede yaşamını en verimli şekilde değerlendirecek duruma gelir, diye düşünüyorum.

    Çok teşekkür ediyorum. Gençlere ve ailelere ışık tutan bu kitap için.

    Ben teşekkür ederim Sevgili Fatma’cığım, bu güzel sorular için…