28 Aralık 2016 Çarşamba

HAYVAN GİBİSİN!

Hayvan Gibisin!

Bir insana hakaret olarak söylenir değil mi? Aslında iltifat olarak da alınabilir bu söz.  Keşke hayvanlar kadar saf ve çıkarsız olabilse insanoğlu. Evcil hayvanı olanlar beni çok iyi anlarlar eminim. Onlar bir bebek gibi gözünüzün içine bakarlar ki, ona bir sevgi gösterin, onunla oynayın diye. Onlara sevgi verin sevgi alırsınız. İhanet, yalan dolan, canilik, arkadan vurma da yoktur. Ne çok örnekleri var hayatta saf bir sevgi ve aşkla bağlandığınız insan, gün geliyor seni sırtından bıçaklayabiliyor.
Kedimiz Mercan tüm gün işe ve okula giden ev ahalisini tüm gün göremiyor.  Haliyle akşama kadar uyuklayıp, camdan bakarak geçiriyor zamanını. Kapıya anahtarı takıp da çevirdiğimizde koşarak bizi karşılamaya geliyor. "Miyav miyav, sevin beni, benimle ilgilenin" der gibi. Tüm aile bir arada olduğumuzda ise hemen bir ayak ucuna veya bir kucağa uzanıyor. En huzur duyduğu zamanlar. Onun huzuru rahatlığı ise bize bulaşıyor. Onun ipek yumuşaklığındaki tüylerini okşadığımızda içimizde depolanan negatif elektrik bir anda uçup gidiyor. 

Dünyayı gerçekten de sevgi ve saygı kurtaracak. Bize nasıl davranılmasını, konuşulmasını istiyorsak biz de aynı şekilde karşımızdakine davranırsak sorunlar kendiliğinden çözülecek. Hayatı zorlaştıranlardan değil kolaylaştıranlardan olalım. Har gür bir yaşam içerisinde unutuyoruz bizler, nerede huzurluyuz mutluyuz? Bizi mutlu eden şeyler için zaman yaratmalıyız. Öyle olumsuz olaylarla çevrelendik ki uzun zamandır. Tek ihtiyacımız olan biraz umut biraz huzur biraz güven. İçerisinde tüm bunlardan birer tutam olan bir yıl olsun 2017. Yani beklentimiz çok yüksek yeni yıldan. Umarım unuttuğumuz kardeşliği, saygıyı, nezaketi, iyimserliği, birliği, hoşgörüyü tekrar buluruz. İçimde her zaman bir yerlerde kanat çırpıyor o iflah olmaz Pollyanna. Ümidimi kaybetmiyorum. Siz de kaybetmeyin. Çocuklarımızın torunlarımızın geleceği için endişelenmek istemiyorum. Harika bir yıl diliyorum hepinize, gönlünüzce olacak.
Hayallerimiz gerçek olsun...

26 Aralık 2016 Pazartesi

İçimi Açan WhatsApp Grubu

NİL KARAİBRAHİMGİL Pazartesi pazartesi okudum içim açıldı. Siz de okuyun istiyorum. Çünkü tam da bugünlerde ihtiyacımız olanları yazmış. Duygularımı düşüncelerimi yansıtmış. Yüreği ve kendi güzel kadın Nil teşekkürler sana...
İnsan, en yakınındaki beş kişinin ortalaması olurmuş
Birbirimizden o kadar etkileniyoruz ki. Eğer etrafımızda biri, bir lavabo deliği gibi bütün

 güzellikleri yutuyorsa, bizim lavabo da kuruyor.
Eğer yakınımızda biri, bitmez tükenmez bir enerjiyle yol alıyorsa; yeni hayaller kurup herkese gerçekleşmiş halini göstermenin peşine düşüyorsa, bizi de ateşliyor.
Eğer biri küsse, bizim de bir yanımız küsüyor. Ofluyorsa, sıkıyoruz. Şakasını yapıyorsa, gülüyoruz.
Ruh halleri mürekkepse biz samandan kağıdız. En yakınımızdaki üç-beş kişi damlıyor üzerimize, yayıldıkça yayılıyor.
Bugünlerde moral bulmak zor ama bakıyorum moralini yüksek tutanlar var. Hayran oluyorum onlara.
Arabamı otoparklarına çekmek istiyorum. Orada konaklamak.
Dışarıda ne olursa olsun, güzel şeyler yapmanın, hayatı güzelleştirmenin, çoğaltmanın, paylaştırmanın peşindeler.
Sana da bulaşıyor çiçeklerinin polenleri. “Şimdi mi açacaksın yapraklarını” diyesin geliyor ama açıyorlar işte. “Rengarenklik olmazsa grinin içinde, neye bakacağız sise mi?” diyorsun. Güneşe uzatıyorsun yaprağını, hemen sana veriyor ışığını... Yeter ki iste.
İstek enerjisi yüksek doğan insanlar var. Hayalleri durmuyor. Çalışkanlıkları vites küçültmüyor. İçi gülen insanlar var, karınlarında bir kıkırtıyla gezen. Moraller veren.
Vazgeçmeyenler var. Benden bu kadar deyip, havlu atmayan, yola devam eden.
Bir şeyi parmağının ucuyla değil, avucunun içinde sıkı sıkı tutanlar var. Neyi ellerine alsalar, kocaman avuçlarında kayboluyor o şey. Ta ki yeni yerine koyana kadar o şeyi, ellerinden düşürmeyecekler ya da herhangi bir yere bırakmayacaklar biliyorsun.
Gözün kapalı her şeyini teslim edersin onlara. Sakinliğini, huzurunu, bir göl gibi muhafaza edenler var.
Yanlarında, dizine sıcacık battaniye alıp pencereden bakar gibi hissettiğin. Nefesi bile kibar. Ağzından çıkanı kırk kere tartar.
İşte bunlardan bir demet tutmalısın etrafında yapabiliyorsan. Bu harikaların ortalaması olduğunu düşünsene. Sırtın yere gelmez. Hayatın boş endişelerle, vazgeçişlerle, şikayetlerle geçmez. Şikayetin yerine bir şey koyanı al yanına.
Demem o ki, al telefonunu şu WhatsApp gruplarına yakından bak mesela. Gün boyu kimlerden neler duyduğuna, kimin sana ne getirdiğine ve senden ne götürdüğüne bak.
Telefon açıp konuşmaz, diz dize oturup dertleşmez olduk. Madem artık yazarak konuşacağız, madem artık WhatsApp bizim buluşma yerimiz, o halde oradan başlayalım temizliğe. 
İçimi açan grup” yapalım bir tane mesela. Oraya koyalım ortalamamızı yükseltenleri. Birbirlerini de tanısınlar, tanımıyorlarsa.
Bizi motive eden, güldüren, hayallerinin peşinde arı gibi koşan, huzur veren, şikayet etmeyenlerden oluşan bir grup.
Ne zaman konuşmaları okusak, gidip bir şey yapasımız olan bir grup. Benzinimizi dolduran. Bize yenilenme ihtimalleriyle gelen. Bugünkü bizi güncelleyen. 
E hadi, ne duruyoruz, kuralım şu grubu. Üçse üç, beşse beş.

22 Aralık 2016 Perşembe

YEDİGÖLLERE KARDA GİDİLİR Mİ?

İstanbul dönüşü bir gece Yazıcı Köyü (Dirgene)'de olan Yedigöllere 20 km mesafedeki bu pansiyonda kalmayı planladık,
Bir hafta önce Ankara'dan rezervasyon yaptırdık,
İş yerinden arkadaşlarım 2 yıl önce gitmişlerdi,
Her zamanki gibi ben onların anlattığı Yedigöller hikayelerinden en mutlu, en eğlenceli ve pozitif kısımları beynime yazmışım,
Diğer kısımları hiç kaydetmemişim,
Yedigöller için doğru zamanın bahar ayları olduğunu bilmemize rağmen bizim tercih ettiğimiz kış mevsimi kötü bir seçimmiş onu öğrendik,
İki katlı bir köy eviydi Pansiyon,
Alt katta karı koca ev sahiplerimiz,
Sevim Abla ve Osman Abi kalıyorlardı,
Üst kattaki 3 oda ve bir mutfak da pansiyonerler için ayrılmıştı
Gecelik fiyatı kişi başı 70 liraydı,
Odamızda odun sobası ve tuvalet vardı,
Mutfakta da bir kuzine soba,
Sabah kahvaltısını Sevim Abla hazırlıyor,
Öğle yemeği ve akşam yemeği size ait,
Mutfakta kap kaçak var, istediğiniz gibi pişirebiliyorsunuz,
Köy yolu karlı buzluydu biraz korkarak vardık köye,
Allah korusun araba uçsa bizi bulamaz kimse diye de düşünmedik değil,
Neyse sağ salim vardık,
(Köyün Köpeği Ateş, acayip enerjik 
bir o yana bir o yana koşturan 
oyuncu bir köpek,
Bize neşe kattı)

Ama şaşırdık tabi evi görünce,
Pansiyonun sobalı odaları olan bir köy evi olduğu detayını atlamışım demek ki!
Ben hiç böyle bir yer hayal etmemişim,
Gerçi sonra hoşumuza gitti ancak, hava çok soğuktu,
Sadece soba yanan odalar sıcak, diğer yerler buzzz,
Biz alışmışız tabi kaloriferli evlere,
"Sabaha kadar odun atın soba geçmesin" demez mi bir de Sevim Abla,
İyice panik olduk "ya zehirlenirsek diye",
Camı araladık, sabaha kadar ara ara odun atmak için uyandık,
Farklı bir geceydi gerçekten de :)
O soğukta Mahocum kar üzerinde kedilerin göz hapsinde mangal yaktı,
Akşam yemeğimizi bu şekilde hallettik,
Akşamdan planımız 20 km mesafedeki Yedigöllere gidip orayı gezip Ankara'ya dönmekti,
Ancak sabah kalktık ki her yer 1 metre kar!!!
Mümkün değil tabi o yolu yapmak,
Ankara'ya nasıl dönebileceğimizin hesabını yapmaya başladık,
Neyse ki, Orman İşletme Müdürlüğünden yolun açık olduğunu öğrendik telefonla,
Sevim Abla sabah güzel bir kahvaltı hazırlamıştı bize,
Patates kızartması, yağda yumurta yanında kahvaltılıklar,
Bir de elleriyle yaptığı cevizli ekmek,
Ekmekleri kuzine de kızartıp tereyağı sürünce,
Birden herşey daha güzel göründü gözümüze, (gözüme mi demeliyim acaba:))
Ben "dağlar kızı Reyhan" modunda, oradan oraya kar manzaralarına hayran bakınırken,
Laf aramızda Mahocum yolda kalmadan sağ salim Ankara'ya nasıl gideceğimizi düşünmekten anın tadını pek çıkaramadı,
Karda fotoğraf çekmek ise ayrı bir keyifti gerçekten de,
Mahocumla yaşadığımız bu maceradan Yedigölleri göremesek de yıllarca anlatacağımız bir sürü anımız kaldı,
Yedigölleri görmek bakalım hangi bahara nasip olacak?
SONUÇ OLARAK KAR KIŞ KIYAMETTE YEDİGÖLLERE GİDİLEMEYECEĞİNİ ANLADIK

20 Aralık 2016 Salı

İLK ROMAN YARIŞMASI

Everest Yayınları bir yarışma düzenlemiş haberiniz var mı?
Ayşe Kulin bahsetti imza gününe gelen bir okuruna,
Kızı kitap yazmış nasıl bir yolla bastırabileceğini soruyordu bir beyefendi,
Bugün bir göz atayım Everest Yayınları sayfasına dedim, 
Sizleri de bilgilendirmek istedim,
15 Haziran 2017'ye kadar katılım sağlanabiliyor,
Yarışma sonucu ise, Eylül 2017'de açıklanacakmış,
Ne dersiniz denemekte fayda var mı?
Düşüneyim mi?

Şimdiye kadar kitap yazmak hiç aklımda yoktu ,
Kısa hikayeler, yazılar ve röportajlar ile avunuyordum ve mutlu oluyordum,
Denesem mi acaba?

Roman dosyaları e-mail olarak gönderilecek
 ilkroman@everestyayinlari.com  
Dosyayla birlikte katılımcının
özgeçmişi, posta adresi ve telefon numarası da yer alacak...

12 Aralık 2016 Pazartesi

OYUNCU ANNE "ŞERMİN ÇARKACI" İMZA GÜNÜ VE DEDEMİN BAKKALI SERGİSİ

Dünyanın en süper marketi “Dedemin Bakkalı” Şermin Çarkacı nam-ı diğer “oyuncu anne” nin sekizinci kitabı raflarda sizleri bekliyor.
 “Kitabın alt yaş sınırı 9-40’ından sonra yakın gözlüğü gerekebilir"

Şermin Çarkacı"Dedemin Bakkalı" kitabının imza günü ve sergisi Ankara'da Podium AVM'de Cumartesi günü gerçekleşti. 
Anne ve çocukların yoğun ilgisi ile karşılaşan yazar , üç saat için planlanan imza gününü  hayranlarının ilgisi nedeniyle uzattı. 
On parmağında on marifet olan kadınlardan Şermin Çarkacı. Edebiyatçı, reklamcı, yazar ve üç çocuk annesi. İkizleri Tuna ve Mete, kızı Name ile oynadığı yaratıcı oyunlar ile sosyal medyanın “oyuncu annesi” O. “Her oyuncağın kırılmaya hakkı vardır, ama çocukların asla” diyen bir anne.
Kitabı okurken, 10 yaşındaki Şermin’in dünyasını gözümüzde canlandırıyoruz. Bakkal dedesine çıraklık yaparken gösterdiği sivri zekâsı, cin fikirleriyle icat ettiği ticari satış yöntemleri ve büyükler ile ilişkileri bizi güldürüyor.
HEDEFİM HEM YETİŞKİNİ HEM DE ÇOCUĞU
AYNI KİTABIN SAYFALARINDA BULUŞTURMAK

Çocuk kitabı olmasına rağmen, yetişkinlere de ayna tutması açısından büyüklerin de zevkle okuyabileceği bir kitap “Dedemin Bakkalı”. Şermin Çarkacı’nın dediği gibi “büyüdünüz diye, ruhunuz da büyüyecek diye bir şey yok. Bir kitap hem size, hem çocuğunuza hem de anne babanıza hitap edebilir” Kitapla ilgili nasıl geri dönüşler aldınız?

Hedefim hem yetişkini hem de çocuğu aynı kitabın sayfalarında buluşturmaktı, sanıyorum başardım. Yetişkinlerden de çocuklardan da güzel yorumlar alıyorum. Birlikte okuyor olmaları, ayrıca güzel. Bir kitap anne-baba-çocuk arasında sohbet konusu olabiliyor. Bu çok mutlu etti beni. 
SAMİMİYETİMİ HİSSEDİYORLAR

Oyuncu Anne 2014 yılında ilk fotoğrafını instagrama yüklediğinde 400 bini aşkın takipçiye ulaşacağını öngörüyor muydu? Bu yoğun ilginin sırrı nedir sizce?

Hiç böyle bir öngörüm olmadığı gibi, böyle bir hayalim de yoktu. 400 bin, 500 bin olsun gibi bir çabam da olmadı. Ben duygularımı, düşüncelerimi paylaşıyorum. Bütün samimiyetimle yazıyorum, sadece yazıyorum. Onlar da okuyorlar. Sanıyorum, ilginin tek sebebi bu samimiyeti hissediyor olmaları.
RUHUMUN BİR KÖŞESİNDEKİ GÜZEL ÖRNEKLERLE 
YOLA DEVAM EDİYORUM

Sosyal medyada çocuklarınızla oynadığınız, evdeki malzemelerle icat ettiğiniz oyunlar ve güzel önerileriniz birçok anneye örnek oluyor. Siz hayatınızda kimi veya kimleri kendinize örnek aldınız?

İnsanlar birini olduğu gibi örnek almaya çok meyilliler. Ben izleme, tanıma, keşfetme ve bana sıcak gelen şeyleri kendime alma taraftarıyım. Güzel olan her şey bizimdir. O yüzden okuduğum kitaplardan, tanıştığım insanlardan, duyduğum hikayelerden bana yakın, sıcak bulduğum, bana güzel gelen her şeyi aldım attım ruhumun bir köşesine yıllarca. Şimdi o örneklerle yola devam ediyorum. O yüzden şunu örnek aldım diyemem, her şeyden, herkesten biraz biraz…
ÇOCUKLARIMI BÜYÜTÜRKEN TEK BİR ŞEYİ REFERANS ALIYORUM: 
KENDİ ÇOCUKLUĞUM

Kitapta yer alan “Çocukların Yetişkinlerle İletişimde Dikkat Etmesi Gereken Hassas Konular” Listesinde 5. Maddede yer alan “Yetişkinler çocukları başlarından savmak için laf değiştirirler. Uzatma, ikna ol. Onlarla yarışamazsın” dan yola çıkarak biz yetişkinler neden, çocukken bize yapılmasından hoşlanmadığımız davranışları büyüyünce çocuklara yapmaya devam ederiz?  Çocuk yetiştirmede en önemli dikkat edilmesi gerekenlerden biri de kendi çocukluğunda yaşadığın tecrübeleri unutmamak mı?

Ben öyle yapıyorum. Çocuklarımı büyütürken sadece şuna bakıyorum, büyük bir özenle oraya bakıyorum, büyük bir dikkatle tek bir şeyi referans alıyorum: Kendi çocukluğum...
Her şey dün gibi aklımda, olup bitenler, güldüklerim, ağladıklarım, heyecanlarım, öfkelerim... Kim bana ne dediğinde yüceliyordum, kim ne dediğinde yerin dibinde hissediyordum... Hepsi aklımda. İlkokul öğretmenim sadece "benim resmimi de asın panoya" diye zıpladığım için bir tokat atmıştı bana. Şimdi anneyim, çocukların yaptıkları resimleri duvara bendeki o yarayla asıyorum. Bir akrabamız bana "git burnunu sil" demişti herkesin içinde, şimdi çocuklarıma peçeteyi sessizce uzatırken o utançla uzatıyorum. Annem oyuncak bebeğime elbise örmüştü günlerce uğraşıp, şimdi kızımın bebeğine o sevinçle elbise dikiyorum.

Annelere de diyorum ki,  oturun ve düşünün. Neler üzerdi sizi kendi çocukluğunuzda? Nelere sevinir, nelere kırılır, nelere gıcık olurdunuz? Sonra kendi anneliğinize ve çocuklarınıza bakın... Onlar bizim .
“DEDEMİN BAKKALI” SERGİSİNDE KİTABIN TARİHİNİ GÖRECEKLER

Köyde bakkala gelen müşteriler ile ilgili birçok unutulmaz anılar okuyoruz. Bunlardan biri de Vehbi Amca. “Telefonla sipariş ile alışveriş yapan tek müşteri Vehbi Amca. Zaten en iyi müşteri hiç bakkala gelmeyen müşteridir. Gereksiz kararsızlıklar yok, ürünü eline alıp bakıp bakıp incelemek yok, o var mı bu var mı soruları yok. İstediğini söyle, telefonu kapat, bitti.” Vehbi Amcanın 82-83 yıllarındaki hesabının da yer aldığı dedenizin veresiye defterini geçen gün sosyal medyada paylaşıp bir haber verdiniz. Bu projeden bahsetmek ister misiniz?

Evet, hem de büyük bir heyecanla. Bakkal kapandığında oradaki bazı eşyaları alıp saklamıştım. Çocuklara anlatırım ileride, sizin büyük dedeniz bakkaldı ve o bakkalda bu ürünler satılıyordu, der ve ürünleri gösterip anlatırım diyordum. O yüzden saklamıştım. Zaman zaman çıkartıp gösteriyordum çocuklara. Sonra kitabı yazdım, o ürünler daha çok döküldü ortaya. Çocuklar kitapta kolonya dolum şişesinin çizimini görüyorlar mesela, aaa o şişe evde, oradan kolonya alıyorlar. Sonra düşündüm ki, bunu başka çocuklar da görsün. Kitabın tarihini görsünler, geçmiş yıllarda bakkallarda neler satılıyordu görsünler… Ve bu hayalle bir sergi hazırladık. 80’li, 90’lı yıllarda bakkallarda satılan ürünleri, o dönemin reklamlarını, kitaba konu olan gerçek objeleri sergileyeceğiz. Anne babalar çocuklarıyla birlikte gelip sergiyi gezecekler, çocuklar anne babalarının zamanındaki bakkal ürünlerini görecekler, kitabın tarihini görecekler, yetişkinler kendi çocukluklarına gidecekler.

 





11 Aralık 2016 Pazar

AYŞE KULİN RÖPORTAJI "KANADI KIRIK KUŞLAR"

Ayşe Kulin çocukluğunun geçtiği Ankara’da, son romanı “Kanadı Kırık Kuşlar”ın imza gününde okurları ile buluştu.
Cumartesi günü D&R’da, Pazar günü 14:00’da Ada Kitabevinde, 17:00’da da Arkadaş Kitabevinde gerçekleşen imza gününde yoğun ilgi ve sevgi ile karşılanan yazar ile bir röportaj gerçekleştirdik. Yedi saat boyunca imza atan yazar gösterilen ilgiden memnun ancak çok da yorgundu Ankara'ya veda ederken.

İtalyanca'da L'Ultimo Treno Per Istanbul (İstanbul'a Son Tren) adıyla yayımlanan “Nefes Nefese romanı  ile İtalya’nın en prestijli edebiyat ödüllerinden Premio Roma'da en iyi yabancı roman ödülünü alan Ayşe Kulin’in son romanı Kanadı Kırık Kuşlar”, 1933 yılında Nazi döneminde Hitler Almanya’sından kaçan Yahudi bilim adamı Prof. Gerhard ve ailesinin Türkiye’de dört kuşak sürecek hikayesini anlatıyor. Onunla birlikte  gelen Alman bilimadamlarının Türkiye’ye bilim ve sanat alanındaki katkıları günümüze kadar yaşanan sosyo politik olayları da gözler önüne seriyor. “Vatanı sevgi olan” insanlar var bu kitapta. Ülkemizde insanların hayatını etkileyen bir çok siyasi olay da romanda yer alıyor ve yakın tarihimize ışık tutuyor.

30’lu yıllar Türkiye’nin çağı yakalamak için olağanüstü gayret gösterdiği, kadın-erkek her insanın fedakârlık yaptığı bir dönem. 1933’te Atatürk, üniversite reformu yapıyor, Darülfünun kapatılıyor, yerine üniversite kuruluyor, o günlerde Türkiye Cumhuriyeti’nin eline önemli fırsat geçiyor, Hitler, Yahudi kökenli bilim adamlarını atıyor. Atatürk de Yahudi bilim adamlarını Türkiye’ye davet ederek üniversitede görev veriyor.

Ankara’ya Hoşgeldiniz. Kitaplarınızın imza gününde okurlarınızla buluşmanız ve imzanın yanısıra hepsiyle tek tek sohbet edip fotoğraf çektirmenizi yıllardır büyük bir hayranlıkla izliyorum. Sizdeki bu enerjinin ve samimiyetin sırrı nedir?

Bu enerji sadece bana özgü değil, diğer yazar arkadaşlarımın çoğu aynı şeyi yapıyorlar. Canan Tan’ı, İpek Ongun’u bizzat izledim. Eğer okurlar bizden bir imza alabilmek için dakikalarca, hatta fuarlarda saatlerce bekleyebiliyorlarsa, bize düşen de onlardan bir kaç poz fotoğrafı esirgememek, sorularına yanıt vermek. Biz kadın yazarlar, genellikle öyle yapıyoruz.

KENDİ VATANINDA BİLE YABANCIDIR KANADI KIRIK KUŞLAR

“Sırf Yahudi olduğun için Frankfurttan kalk bir başka ülkeye yerleş ve kendine komşu olarak  dört yüz yıl önce aynı nedenlerle yollara düşüp İspanyadan gelmiş bir başka kanadı kırık kuş Rifka’yı bul” Elsa’nın ülkesini terk etmek zorunda kalanlar için söylediği “Kanadı Kırık Kuşlar” romanın adı olarak karşımıza çıkıyor. Tam da kitabın ruhuna uygun olan bu tanımlama nasıl doğdu?

Bence yurdunu bırakmak zorunda kalan her kişi, kanadı kırık bir kuştur.  Bir başka ülkede çok mutlu, çok başarılı ya da çok zengin olabiliriz ama o ülkenin yerlisi olamayız bir türlü. Bir yanımız hep eksik kalır, çevremizde on kişi bizi sevgiyle kucaklasa, bir kişi sırtını dönse, küçümsese, içimize oturur. Bu duyguyu içimde hissederek yazdım. Ve bu duyguyu ne zaman hissettim biliyor musunuz, Doğulu bir siyasetçinin bir kaç yıl önce, “Boşnak’tan gelenler, Bosna’ya gitsin,” dediğini duyduğumda. Boşnak’ın bir ülke değil, Bosnalı bir Müslüman olduğunu bilmiyordu fakat kendisi kadar Türk olanı, kovuyordu aklınca. Oysa, soyundan geldiğimiz Osmanlı, Bosna’yı onun geldiği vilayetten tam 150 yıl önce katmıştı İmparatorluğuna. Onu da bilmiyordu.  
OKULLARIMIZDA AKLI, İRFANI, VİCDANI HÜR İNSANLAR YETİŞTİREBİLELİM

Alman bilim adamının “Şurası bir gerçek ki, Türklerin çağdaş bir ülke yaratmanın, bina inşaa etmekle değil, ancak doğru eğitimle mümkün olabileceğini bilen bir liderleri var” sözü çok etkileyici. Cumhuriyetin ilk yıllarında yeni Türkiye oluşturmak için yaşanan coşkuyu iliklerime kadar hissettim. Son yıllarda eğitim sistemimizin yap boz tahtasına dönüşmesi, gelecek kuşaklar için son derece düşündürücü. Bu konuda söylemek istedikleriniz neler?

Bu, belki de en can alıcı soru! Bilime dayalı modern eğitimden uzaklaşıp, merdiven altında kindar ve güya dindar bir gençlik yetiştirdiklerini sananların elinde, zır cahil, bir emirle can almaya hazır kitleler yetişti. Oysa ne cefalarla kotarılmış bu vatan, pırıl pırıl yetişmiş, her alanda ödüller kazanacak genç beyinlere layıktı. Ellerinden kurtulanı, bizi fizik alanında da, hekimlikte de, edebiyatta da Nobellerle taçlandırabiliyor...Yeter ki okullarımızda aklı, irfanı, vicdanı hür insanlar yetiştirebilelim.
ROMANLAR VE ÖYKÜLER SORUNLARI ÇÖZEMEZ
AMA FARKINDALIK YARATABİLİR

Elsa, Suzan, Sude, ve Esra dört kuşak güçlü, inançlı ve sıradışı kadının hikayesi. Romanlarınızda kadın hikayeleri hep ön planda. Toplumun kadına karşı bakış açısının değişmesinde romanların etkisi olabilir mi?

Romanlar ve öyküler sorunları çözemez ama farkındalık yaratabilirler, sorgu sordurabilir, düşündürebilir, özendirebilirler. Bir roman, on kişide bir kişiye dokunabilse, ona soru sordurabilse, amacını aşmış demektir. Neticede roman hoş vakit geçirmek için okunuyor...
Türkiye’yi bugüne kadar ayakta tutan sağlam yapı, Hitler’in kürsülerinden, dinleri yüzünden attığı, işte bu çok değerli bilim adamlarının yetiştirdiği ‘Altın Kuşak’ sağlıyor.  90’lı yıllara kadar, tıpta, hukukta, fizikte, kimyada, iktisattaki saygınlığımızı onların yetiştirdiği insanlar sayesinde sağladığımız gerçeğine parmak basıyorsunuz. Bu saygınlığımızı gitgide kaybedeceğimiz düşüncesi toplumun bir kesiminde ne yazık ki var. Bu korkuyu nasıl yeneceğiz?

Bu korkuyu ilerde bir gün normalleştiğimiz, normal şartlar altında gerçekleşecek bir seçimle seçilecek bir hükümete kavuştuğumuzda yeneceğiz. Son seçimlere normal şartlar altında gitmedik. Ülkenin iktidar dışında kalan partilerinin sesini duyamadan, kafamız her gün sabahtan akşama iktidardaki partinin anlattıklarıyla yıkanarak gittik. Yüzde 10 barajını kaldırma vadiyle gelenler, sözlerini tutmadılar.  Gecikse de normal şartlar bir gün er veya geç geri gelecek!
GÜN GELECEK, ÖZGÜRLÜĞÜN, ÇAĞDAŞLIĞIN, LAİKLİĞİN
KIYMETİNİ ANLAYACAKLAR

“Hepimizin ülküsü ülkemizi ileriye götürmek, çağın en ileri medeniyet seviyesini yakalamaktır. Bu uğurda herşeyi yapmaya hazırız”diyen ve bir hayali gerçekleştiren bir kuşak var romanda. Cumhuriyetimizin ilk yıllarındaki azmi, çalışkanlığı, coşkuyu yakalayabilecek miyiz? 2016 yılında çağın gerisine düşmenin korkusu ile başka ülkelerde yaşama hayali kuran gençlere hangi tavsiyelerde bulunmak istersiniz?

Hayır, 1920’lerin, 30’ların ruhunu artık yakalayamayız! Biz işgal altında bir ülkede yaşıyor olmanın ezikliğini hiç tatmadık. Kendimize ait özgür bir vatana sahip olmanın onuru, sevinci nasıldır, bilmedik. Hazıra konduk. Ben doğduğumda insanlar henüz bu hafızayla yaşadıkları için, duygularını biz çocuklarına geçirebilmişlerdi. Biz, aynı duyguyu kendi çocuklarımıza geçiremedik. Onlar bizden de beter hazıra kondular. Savaşın ne olduğunu bilmedikleri gibi, savaş içinde bir dünyada savaşa girmemek için direnmenin bedeli nedir, onu dahi bilmediler. Bu yüzden günümüzün Cumhurbaşkanı kanıtır durur karneli yokluk günlerini, bilmeyenlerin duygularını kaşır da kaşır! Bu günün gençleri, sıkıntı ne demek, yeni öğrenmeye başlıyorlar. Gün gelecek, özgürlüğün, çağdaşlığın, laikliğin kıymetini anlayacaklar. İşte o zaman normalleşeceğiz! Tavsiyeye gelince, gençler artık kimseyi dinlemiyor ben kendi çocuklarıma bile tavsiyelerde bulunmuyorum ama tek bir şey söylemek isterim: Seçimi sandıkta kazanacaksak, istediğimiz hükümete demokrasi içinde ulaşacaksak eğer ve Türkiye bizim istediğimiz gibi olsun diyorsak, her giden kişi bir oy kaybı demektir. Azalmayalım, derim!

ONLAR GİTTİ, ADALAR BOYNU BÜKÜK KALDI

Romanda da şahit olduğumuz üzere geçmiş tarihimizde aynı mahallede komşu olan Müslüman, Musevi, Hıristiyan, Ermeni aileler kendi dinlerinin kutsal günlerini birlikte kutlar herkes birbirlerine hoşgörü ve saygıyla bakardı. Kendi dininden, mezhebinden olmayan insanları küçümsemenin, onlara dünyayı dar etmenin insanlığa sığmadığı bir gerçek. Ülkemiz nasıl  bu kadar ayrıştı, kutuplaştı?

Benim çocukluğumun, gençliğimin yazları, gayrı Müslim nüfusun bol olduğu Burgaz Adasında ve Büyük Ada’da geçti. Kardeş bildiğimiz onlarca Rum, Ermeni, Musevi can dostumuz oldu. Ne mutlu bana ki, ben böyle büyüdüm ve o dostluklarım burada kalanlar arasında hâlâ devam ediyor. Ama 6/7 Eylül utancını da yaşadım, ne yazık ki. Demokrat Parti’nin yüzüne gözüne bulaştırdığı bu olaydan sonra, Rumların çoğu gitti.  Yetmişli yıllarda azan tuhaf bir milliyetçilik damarı, kalanları da kaçırdı. Bu aileler, Fatih İstanbul’u fethettiğinde vardılar. Bu toprakların sahibiydiler. Fethedenler onlara bizlerden iyi davranmış ki,  70’li yıllara kadar oturmuşlar yurtlarında.  Onlar gittiler, özellikle Adalar boynu bükük kaldı. Şimdi oralarda denizin, mehtabın, şarkının ve rakının  tadını da keyfini de çıkaramayan kitleler var. 

Son zamanların en üretken yazarlarındansınız. Yeni kitabınız için çalışmalar başlamıştır diye düşünüyorum. Bize yeni kitabınız ile ilgili küçük ipuçları verebilir misiniz?

Kanadı Kırık Kuşlar henüz bir aylık! Ben de ancak onu yazarken okuyamadığım birikmiş kitaplarımı okumakla meşgulüm. 
Sizinle ilk röportajımı 2007 yılında “Veda” romanınızın imza günü için geldiğiniz Ankara’da yapmıştım. O gün bana verdiğiniz destek ve enerji ile 10 yıldır azimle röportajlar yapmaya devam ediyorum. Sizin gibi ünlü ve ödüllü bir yazarın gösterdiği mütevazi yaklaşıma teşekkür ediyorum.

Sevgili Fatma, bende size teşekkür ederim, bu sitede (mavianne’de) yeni okurlarla buluşturduğunuz için.




8 Aralık 2016 Perşembe

#TBT GÜNÜ THROW BACK THURSDAY

 Eymirdeki foto safarimizden gelsin bugünkü #tbt :))
İnstagramda yapılıyor ama bloggerlar da yapsa ne olur?
 Güzel bir ekiptik
Selam sizlere fotoğraf sevdalıları

YOLO Dünyası için Geri Sayım Başladı!

haydar-colakoglu-yolo-uygulama


Ulaşımda En Pratik Yol O!  sloganı ile yola çıkan ve Uber’in karşılaştığı en güçlü rakip olan girişim YOLO için geri sayım başladı. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de yoğun ilgi gören şehir içi, konfor ve kaliteyi birleştiren yolculuklar sağlayan platformlara bir yenisi daha ekleniyor. Kısa süre içinde hayatımızda farklı bir yer edinmeyi hedefleyen girişimin adı YOLO.

YOLO, şehir içinde lüks segment araçlar ile şehir içi VIP taşımacılık hizmeti veren ve sektöre çok iddialı girerek diğer rakiplerine nazaran çok farklı iş modeli ve kazanç vaat eden bir mobil uygulama. Dünyada Uber modeli olarak bilinen mobil uygulamanın Türkiye versiyonu olarak planlanmış olan YOLO, uzun süren Ar-Ge çalışmaları sonucunda ortaya çıkmış.

YOLO’yu dünyadaki benzerlerinden farklı kılan en önemli özellik TR’de hukuksal altyapısının sağlamlığı ve farklı kazanç modelleri. YOLO, hem kullanıcılara, hem de iş ortaklarına sağladığı yeni nesil bir iş modeli ile kısa sürede yola çıkıyor.

haydar-colakoglu


YOLO, TEB Holding ve Çolakoğlu Grup Yönetim Kurulu Üyesi Haydar ÇOLAKOĞLU başkanlığındaki güçlü yatırımcı ve yönetim kadrosu ile de dikkat çekiyor. Yönetim kademesindeki 12 kişilik tecrübeli ekibin, 1 yıl süren çalışmaları sonucu ortaya çıkardıkları YOLO, şehir hayatına yeni bir soluk getirmeyi planlıyor.

haydar-colakoglu-teb-genel-mudur


Haydar Çolakoğlu teb genel müdür


haydar çolakoğlu kimdir


Ulaşımdaki zorlukları keyif ve konfor ile çok uygun koşullarda sunmayı hedefleyen ekip adına konuşan YOLO Yönetim Kurulu Başkanı Haydar ÇOLAKOĞLU şunları söyledi;

“Günümüzde temel ihtiyaçlarımızdan biri olan şehir içi konforlu seyahatin hızlı, güvenli ve ucuz olarak sağlanabilmesi başlangıç noktamızdı. Bununla birlikte, kayıt dışı kalan birçok seyahatin kayıt altına alınarak vergilendirilmesi, sektörde hukuksal altyapının sağlamlaştırılması yeni düzende yeni normallere alışan bizler için çok önemli. İşlerimize teknolojiyi en verimli şekilde entegre etmek hem kullanıcılarımıza hem de iş ortaklarımıza yüksek kazanç sağlayacaktır.

YOLO yüzde yüz yerli yapım bir uygulamadır. Amaçlarımızdan biriside bu iş modelini hızlı bir şekilde ülke dışında da kullanılan bir marka yapmaktır. YOLO’nun temel felsefesi bundan ibarettir.

Kendi kurucularımızın sağladıkları desteklerin yanında, henüz başlangıç aşamasında iken Los Angeles merkezli bir yatırım şirketinden 16 milyon dolar değerleme ile bir kısım yatırım aldık. Kendileri ile yaptığımız çalışmalar sonucunda da “you only live once” baş harflerinden oluşan YOLO isminde karar kıldık. Bunun yanısıra Los Angeles, San Francisco, Londra ve Zürih merkezli yatırımcı grupları ile de görüşmelerimiz devam etmekte. Bu güç birliği platformu ile hem UBER gibi bir dünya devine rakip olacak, hem de Türkiye’den bir dünya markası çıkartabilmek için çalışacağız.

haydar-colakoglu-yolo-turkiye


Başlangıç gününde 300’ün üzerinde araç ile hizmet verecek olan YOLO ile kullanıcılar, tek tuş ile araç çağırabilecek, ulaşım ücretlerini kredi kartları ile ödeyebilecekler. Araçta unuttukları herhangi bir eşyanın güvende olduğunu bilecekler. Yıl sonu hedefimizde 1000’i aşkın araçla hizmet vermek var.

Bu uygulamaların yanısıra yolcularımızı çok özel kampanyalardan da faydalandıracağız. Farklılıklarımız, ilk günden bu ayrıcalıklar ile görülecek. Kasim ayında acilacak beta surumu ile İstanbul`un bazi seckin mekanlarinda yapilacak test surusleri ile hizmete baslayacak olan uygulama üzerinden özellikle tanıtım günlerimizde kayıt yaptıran yolcularımıza 15 Aralık - 4 Ocak tarihleri arasında ücretsiz ulaşım hakları, çeşitli promosyonlar sağlayacağız. Açılışa özel bu kampanya gibi birçok büyük kurumdan da kampanya desteği alan YOLO ile yolculuklarınızın standartları değişecek. YOLO’yu hepinize tavsiye ediyorum. YOLO dünyasına hoş geldiniz.”

GooglePlay ve AppStore dan indireceğiniz uygulama sayesinde YOLO dünyasında siz de yerinizi alın. Detaylı bilgi ve iletişim için www.yolo.com.tr adresinden YOLO’ ya ulaşabilir @yolo_turkiye Instagram adresinden de takip edebilirsiniz.


Bir boomads advertorial içeriğidir.

2 Aralık 2016 Cuma

ELMALI KURABİYE TARİFİ

Pratik bir elmalı kurabiye tarifi arıyorsanız bu tarif tam da size göre,
Ben akşam bir kaç saatte yaptım,
Mis gibi elma kokusu yayıldı evin içine,
Tam da elma zamanı,

Tabi istediğiniz şekli verebilirsiniz içi koyduğunuz kurabiyeye,
Misafirlerinize ikramı da pratik oluyor,
ELMALI KURABİYE 
1 paket margarini ocağın üstünde eritiyorsun
1 su bardağı sıvıyağ
1 su bardağı yoğurt
1 yumurta 
1 paket kabarma tozu
Alabildiği kadar un
İÇ MALZEME İÇİN
4 adet elmayı rendeliyorsunuz rendelenen elmaların üzerine 1 su bardağı şeker koyup 2 çay kaşığı tarçın ve 1 su bardağı ceviz içi, 1 portakal kabuğu rendesi hepsini suyu çekene kadar kavuruyorsunuz.

Hamur çok çıkıyor az olmasını isterseniz yarım ölçek yapabilirsiniz. Bütün malzemelerin hepsini karıştırıp kulak memesi yumuşaklığında hamur yapıyorsunuz. Küçük hamurlar alıp açıp içine harcı koyup kapatıp tepsiye dizip 180 C fırında pişiriyorsunuz. Fırın tepsisinin içine yağlı kağıt veya un serpip kurabiyeleri diziyorsunuz. Piştikten sonra Pudra şekerine bulayıp servis tabağına alıp ikram ediyorsunuz. Afiyet olsun