28 Ağustos 2015 Cuma

ŞEKERSİZ ÇAY İÇMENİN BEDELİ

                                               
 Şıkır ! şıkır ! şıkır !
İnce belli çay bardağının içinde dönen çay kaşığının sesi,
Uzun süredir duyamıyoruz değil mi?
Karatay Hoca çıkıp "şeker çok zararlı" dedikçe,
Bizler de şekeri azalttık ya da bıraktık,
Ben bile bırakmışken artık herkes bırakır diye düşünüyorum,
Küçük çay bardağına 2 şeker atardım, büyük kupaya ise ne siz sorun ne ben söyleyeyim :)
 Bayağı da havalı oluyor tabi çay bardağının içindeki çay kaşığını ve yanındaki şekeri kibarca tepsiye bırakıp;
"ben şeker kullanmıyorum" demek!
Sağlığımız için güzel bir şey yapıyoruz ancak, bu yaz tatilde fark ettim,
Sabah yürüyüşlerinde yazlıkların önünden geçerken genelde kahvaltı sofrasında oluyordu ev ahalisi,
Tabak çatal sesleri konuşmalara bazen kahkahalara karışıyordu,
Bir eksik olduğunu hissetmemiştim ta o sesi duyana kadar,
"Çay kaşığının şekeri eritmek için çay bardağının içerisinde döndürülürken çıkardığı o ses"
Şıkır şıkır şıkır,
O sofrada, hala şekeri  çayına atan biri vardı,
Belki de bir çocuk,
Durup dinledim,
Bu sadece sıradan bir ses değil,
Huzurun, keyfin, muhabbetin sesi...
Sizce de öyle değil mi?
Ne zaman bu sesi duysam koyu bir muhabbet, dost ortamı, dinlenme saati gelir benim aklıma,
Uzun süredir bu sesi duymuyoruz,
Şekersiz çay içmek bizi bu sesten mağdur etti!'!!
ÇAY KAŞIKLARININ SESSİZLİĞİ
Adını koydum ben bu çok romantik duruma,
Çekmecedeki kaşıklıkta da çay kaşıkları unutuldu,
Biz tatilde Ahmet Can ile sırf o sesi duymak için,
Çayımıza kaşık koyduk ve boş boş karıştırdık ve mutlu olduk  :))
Çay kaşıklarına sahip çıkalım,
Arada onların da gönlünü edelim ve o sesten kendimizi mahrum etmeyelim....

22 Ağustos 2015 Cumartesi

ANNEEE NOLUR DENİZE GİDELİM !!!!

20 yılı aşkın bir zamandır her yaz Yazlığa gideriz yıllık izinlerimizde. Havalar ısındığında deniz sezonu açıldığında tatile gitmek için gün sayarım Ankara’da. Deniz tatili yapmadan dinleneceğimi düşünmem, sanki tüm yılın yorgunluğunu denizin o dinlendiren, serin sularına bırakıyorum. Kış için hazırlık yapıyorum enerji topluyorum, deniz, güneş, kum bana bunu sağlıyor.

Karadeniz’de doğup büyüdüğümden dolayı yazlığa veya tatile gitme terimi bana çok yabancıydı çocukken. Ünye’de evimizin balkonundan karar verirdik denize gidip gidemeyeceğimize. Biz çocuklar -amca çocukları- aramızda konuşur “hava güzel, deniz de dalgalı değil, ne güzel olur denize gitsek” der ve karar alırdık. İş, anneleri kandırmaya ve ikna etmeye kalırdı.  Onların da planlı bir gezmeleri, işleri olmazsa hazırlıklar başlardı denize gitmek için. Biz çocuklar mayolarımızı, havlularımızı, topumuzu, şamyelimizi (bir tür deniz simidi, bildiğiniz araba lastiğinin içinden çıkan simit) hazırlar, anneler ise köfte patates kızartır, çay için küçük tüp alır, börek, salatalık malzeme, su sepetlere konurdu. Sadece denize girmeyle bitmezdi çünkü iş, acıkınca çocuk çoluğu doyurmak lazımdı bunları da anneler düşünürdü. Evimiz Ünye’nin içinde olduğundan dolayı deniz için otobüse biner plaja giderdik.  Hem piknik, hem deniz sefası anlamına gelirdi bizim için bu etkinlik. İnciraltı, Uzunkum, Gölevi, Derbent, Öğretmenler Evi, Araplar, Çamlık, Gavaklar, Fatsa Tarafı, Midrebolu o zamanlardan hatırladığım denize girilecek yerlerdi. Oralarda şimdi olduğu gibi pek tesis falan yoktu, ne duş, ne soyunma kabini ne de şezlong. Evde giyerdik içimize moyalarımızı orada kıyafetleri çıkarır denize koşardık. Biz “Karadeniz Çocuklarına” yüzmeyi kimse öğretmezdi, yüzme dersi aldırmayı aklına bile getirmezdi ebeveynler. Yıllar içerisinde her yaz, önce kıyıda kendimizce yüzme hareketleri ve oyunlarla “ördek suya daldı zil çaldı” diye suyun altına girip çıkarak,  sırt üstü yatmayı deneyerek “karnını şişireceksin dümdüz durabilirsin öyle yaparsan, bak dene oluyor” diyerek birbirimizi teşvik ederek, bazen de ayağımızın değmediği yere kazara gidip bir sürü su yutarak gerçek anlamıyla bata çıka öğrendik yüzmeyi. Annelerimizin “Kızım/oğlum açığa gitme sakın, girdap vardır, bak boğulursun!!!” uyarıları arasında denize koşardık. Yorulana kadar oynar, acıkana kadar kumlarda debelenirdik. En sevdiğimiz de denizden çıktığımızda ıslak ıslak Ünye’nin o gri incecik kumuna kendimizi bulamak olurdu. Nasıl yapışırdı kum tüm vücudumuza, mayolarımızın içi kum dolardı ama umurumuzda olmazdı. Annelerimizin romatizmalı ağrıyan bacaklarını da sıcak kuma gömerdik bu halimizle. Onlar da güneşten ve kumdan faydalanmalıydı şifa olsun diye. Anneler genelde elbise ile girerlerdi erkek yoksa kumsalda. Daha modern anneler ise etekli mayolarla ve şamyaller bellerinde girerlerdi denize.

Karadeniz’e güven olmaz bir gün önce yağmur yağdıysa denizin altı değişir, derinlikler farklılaşır, bir bakarsın sığ bir bakarsın derin olur. Bilmeyen için tehlikelidir yüzmek. Hele de kayaların çevresinde yüzmek, girdap olur kurtulamazsın boğulursun maazallah. Kumsalda kaç kez şahit olduk kaybolan çocuklara, suni teneffüsle kendine getirilmeye çalışılanlara.

Biraz daha büyüyünce kumlara kendimizi bulamaz olduk. Deniz hasırlarımız vardı, onları serer üzerinde güneşlenirdik, kumsalda yürüyüşler yapardık. Diğer plajlardaki arkadaşlarımızı görürüz umuduyla bakınırdık, rastladığımızda ise birlikte oturur eğlenirdik. Bazen de akşamları kumsalda yakılan ateşin etrafına oturur çeşitli anılar anlatır, oyunlar oynar, şarkılar söylerdik. Ateşin etrafında “bodrum bodrum”u söyleyip gitar çalan bir arkadaşımız da varsa keyfimize diyecek yoktu. 80’li yılların gençleri anlattıklarımla zaman tüneline gireceklerdir. 

Biz Karadenizliler tatil deyince yazlığa veya tatil köyüne, otele gitmeyi düşünmezdik. Zaten deniz burnumuzun dibindeydi. Çoğu zaman bunun kıymetini bilemezdik.
Şimdi öyle mi? Denizi olmayan bir şehirde yaşayınca özlem duyuyorum denize, en çok da havalar ısınıp deniz mevsimi açılınca. Evlendiğimde eşimin ailesinin Ege’deki yazlığına gitmeye başladık yazları. Yazlıkçı olmanın nasıl olduğunu gördüm. Her yıl aynı yerde buluşan yazlıkçılar akraba gibi oluyordu. Herkes birbirinin çocuğunun bebeklikten gençliğe geçişini 1 yıl aralıklarla takip ediyordu. “Aaa oğlanlar nasıl da büyüdü” “şu yakışıklı, bebekken çok ağlayan mıydı” cümlelerine gülümseyerek cevap veriyordum. Tabi onlar arasında yaşlananlar, evini satanlar, bu dünyadan göçenler de oldu zaman içerisinde.  Bahçemizdeki ulu bir ağacın kışın biz olmadığımız zaman kesilip yakılmasını hala hazmedemedim, ama iş işten geçmişti biz geldiğimizde. Yılda bir geldiğimizden dolayı bir de yazlıkta hiç iş bitmez, sürekli bahçeyle ve evdeki bazı aksaklıklarla uğraşırız. Her şeye rağmen güzeldir, yazlıkçı olmak. Otel gibi değildir, keyfine göre yatar kalkar, yer içersin. İstediğin saatte denize girer, istediğin saatte uyursun. Ama her zaman bu tatil sana çok kısa gelir hemen geçer sayılı günler, bir de bakmışsın Ankara'ya dönüp işe başlamışsın !!!

14 Ağustos 2015 Cuma

TATİL DEDİĞİN !!

                                    
Tatil dediğiniz nedir?
Benim için tatil gördüğünüz şu fotoğrafların toplamı,
Kumsal, deniz, özgürlük, memleket, aile,
Aşağıda ayakları denizde olan, dalgalarla dost ev memleketim Ünye'nin sembollerinden,
Tatil deyince memlekete gidilmeden olmaz,
"Haydi  Tatile" denilince Ege'ye inmeden olmaz,
Begonvillerin süslediği sokaklardan, güzelim renkli kapılı evlerin yer aldığı sokaklarda gezmeden olmaz,
Ailece vakit geçirip eğlenmeden olmaz,
Oğlanlar büyüyüp de aileden uçmadan son birkaç yılımız zaten,
Sonra kalacağız yine" bi kör bi ayvaz" !
Benim tatil tarifimin içerisinde;
Bir bardak uyku,

İki bardak deniz, 
Bir bardak yürüyüş,
İki bardak okuma,
Bir tutam eğlence,
Aldığı kadar mangal,
Mükellef bir kahvaltı,
Bol bol huzur, sağlık, mutluluk,
HADİ BANA EYVALLAH
ŞİMDİ TATİL ZAMANI

MAC AND CHEESE TARİFİ (Cheddar Peynirli Makarna)

Evinizde Gurme bir çocuğunuz varsa çok şanslısınız !!
İki oğlum da küçüklüklerinden beri mutfağa meraklıdırlar,
Kek, pasta yaparken yardım ederek başladılar,
Daha sonra kendileri tariflerden denemeler yaptılar,
Biz de teşvik edince bu onlar için bir zevk oldu,
Evettt gelelim Gurme Fahir'in  Mac and Cheese tarifine,
"Anne şu makarnadan alır mısın? Mac and Cheese yapacağım deyince ne olduğunu önce anlamadım"
Sonra netten aldığı tarifi anlatınca güzel bir deneme olacağına karar verdik,
Gelelim malzemelere;
  • 1 paket pipette (bukle makarna)
  • 2 yemek kaşığı tereyağı
  • 1 yemek kaşığı un
  • 2 su bardağı soğuk süt
  • 1 tatlı kaşığı hardal
  • 1 adet yumurta sarısı
  • 1,5 su bardağı rendelenmiş cheddar peyniri
  • 1/2 su bardağı toz parmesan peyniri
  • 1/2 çay kaşığı tuz
  • 1/4 çay kaşığı taze çekilmiş tane karabiber
Öncelikle derin bir tencerede suyu kaynatın. Arzuya göre zeytinyağı ve tuz eklediğiniz kaynar suda makarnayı, 8-10 dakika kadar haşlayın.Sosu içine çekmesi için makarnayı soğuk su ile durulamayın.
Makarnanın sosu için; tereyağını küçük bir sos tenceresinde eritin. Unu; kokusu çıkıp, hafif bir renk alana kadar 1-2 dakika kadar kavurun. Kavrulan una soğuk sütü azar azar katıp, topaklanmaması için hızlı bir şekilde karıştırın. Tuz ve taze çekilmiş karabiberi ilave edin. Kısık ateşte 5 dakika kadar kaynatın. Ocaktan aldığınız sos karışımını ılınması için 3-4 dakika kadar bekletin. Yumurta sarısı, hardal, rendelenmiş cheddar peyniri ve toz parmesan peynirini ekleyin. Peynirler sosun kendi sıcaklığında eriyene kadar bir çırpıcı yardımıyla karıştırmayı sürdürün.
Makarnayı haşladığınız sudan çıkarıp süzüp hemen sos ile karıştırmanız mühim,
Süzüp bekletirseniz yapışıyor birbirine,
Haşlanan makarnayı, suyunu süzdükten sonra sos karışımı ile harmanlayın. 
Tadı nefis oluyor,
Yoğun bir peynir tadı var tabi ki, peyniri seviyorsanız sonucu seveceksiniz,
Etin, tavuğun yanına çok yakışıyor,
Fahir'in ellerine sağlık...
AFİYET OLSUN

12 Ağustos 2015 Çarşamba

MİLFÖY BÖREĞİ EFEKTLİ YUFKALI MUSKA BÖREĞİ

Önceden yapıp buzluğa attığım bu börekleri Pazar Kahvaltısı için fırınladım,
Çocuklar Milföy böreği sandılar,
Kat kat gevrek ve lezzetli oldu,
Milföyü epeydir kullanmıyorum,
Aşırı yağlı olduğu ve fırından çıktıktan sonra harika, kaldığında ise yumuşacık ve benim beğenmediğim bir hal aldığı için,
Size tarifini vereceğim börek gerçekten de acil misafir gelmesi durumunda buzluktan çıkarıp hemen fırınlayıp ikram etmek için mükemmel...
 MALZEMELER:
3 yufka
1 çay bardağı sıvı yağ
1.5 su bardağı süt
İÇİ İÇİN
Beyaz Peynir
Maydanoz
1 yumurta akı ( sarısı üzerine sürülecek)

3 yufkanın  arasına süt yağ karışımını sürüp üst üste koyuyorsunuz,
Sonra 4 tarafını ortada birleştiriyorsunuz
Üzerine peynirli içi koyuyorsunuz,
Zarf şeklinde yufkaları katlayıp, Önce birleşme yerlerinden,
Sonra 12 üçgen olacak şekilde kesiyorsunuz,
Bu üçgen börekleri 1 gece buzlukta bekletiyorsunuz en az,
Sonra üzerine yumurta sürüp fırınlıyoruz,
Ben söylediğim gibi hafta içi yapıp buzluğa attım ve pazar kahvaltısı için çıkardım yumurta sürdüm üzerine,
Bira da kaşar rendesi koydum üzerilerine,
Narlar gibi kızardı,
kat kat ağızda dağılan ve yemesi keyifli bir börek oldu
Tavsiye ederim,
Afiyet Şeker Olsun....

9 Ağustos 2015 Pazar

ÖZCAN DENİZ VE SILA'LI KOLA REKLAMI VE GERÇEKLER

Babam benim çocukluğumda Ünye'de gazoz yapardı,
Çataltepe Gazozu,
Karadenizin ilk gazoz fabrikasını rahmetli dedem kurmuş,
Anafarta İlkokulunun arkasında yer alan gazoz fabrikasını,
Her tenefüste arkadaşlarım ile ziyaret eder, sade ve meyvalı gazozlardan içerdik,
O zamanlar cola ve pepsi yaygın değildi,
Elle yapılırdı gazoz, makinalaşmamıştı daha herşey,
Ne zaman ki, makinalaşma ve büyüme başladı,
Bizim de Gazoz Fabrikası kapandı,
Malesef devre ayak uyduramadı,
Ünyeliler 1938'de kurulan bu gazozun tadını hala unutamadıklarını ifade ederler...

(ÜNYE Çataltepe Gazozu-1972)
       (Soldan sağa: Hasan Korkmaz, Ahmet Şimşek, Muharrem Canbulat, Ahmet Şahin)

60 yıllık Gazozcu Canbula Muharrem Diyor ki!

Lütfen çocuklarınıza torunlarınıza siyah gazozlardan yani kolalı içeceklerden uzak tutun ve sizler de içmeyin. Seneler önce Ünye'de bir sohbetimizde, Sayın Prof. Dr. Sait Kapıcıoğlu kardeşimiz Üniversitede yaptıkları araştırmalarda kolanın alışkanlık yaptığını ve zararlı olduğunu ispatlamış ve yayınladıklarını anlatmıştı. İnsan vücuduna zararı kabul edilmesine rağmen yabancı firmaların ısrarlı reklamları promosyonları ve bedava dağıtımları nedeniyle herkes içmeye devam ediyor. Yaz kış masada kola olmadan yapamıyorlar. Tiryakilik yapıyor adeta kola. Kolanın zararlarını tekrar hatırlatarak uyarıda bulunmak istedim sizlere.
İMZA:Muharrem Canbulat
Özcan Deniz ve Sıla'nın reklam filmi ne kadar çok konuşuldu biliyorsunuz,
Bence marka istediği reklamı yaptı ve çok konuşulan bir reklam ile belki de tüketimini artırdı.
Reklamlarla da özendirilen Kola aslında o kadar da masum değil. Birkaç bilgiyi sizlerle paylaşmak istiyorum; 
Bir litre kolada yaklaşık 400 kalori diyebileceğimiz enerji özellikle çocukluktan başlayarak şişmanlık, obeziteye sebep oluyor. Bunun yanında fast food tüketiminin yanında alınan kola  kilo problemini ortaya çıkarıyor. Kola tüketimi ayrıca kafein bağımlılığı oluşturuyor ve bu kolanın tüketimini daha da arttıran bir kısır döngü halini alabiliyor.
Kola içildiği andan itibaren kan şekerini yükseltiyor ve vücudunuzun yağ depolama mekanizmasını aktif hale getirmesine sebep oluyor. Kan şekerindeki bu ani yükselme elbette ki ardından ani bir düşüşe yerini bırakıyor ve bu şekilde gerçekleşen dalgalanmalar öncelikle kalp ve damar hastalıkları olmak üzere pek çok alanda hastalıkların baş göstermesine sebep oluyor.
Kolanın içeriğinde yüksek oranda şeker, kafein, boya maddeleri, fosforik asit, karbondioksit gibi sağlık için zararlı maddeler kolanın zararları arasındadır. Bir bardağında yaklaşık 32 küp şeker bulunmaktadır. Kafein kullanımı huzursuzluk, uykusuzluk, heyecan, sinirlilik ve sindirim şikayetleri gibi zararlara neden olmaktadır.Genel olarak kola böbreklerden kalsiyum atımını hızlandırır, diş çürümelerine neden olur,aşırı tüketimi kas hastalıklarına neden olur ve ani olarak kan şekerini yükselttiği için, vücudun yağ depolamasına neden olmaktadır.

5 Ağustos 2015 Çarşamba

BİLGELİK NEDİR?

Fotoğraflar: Google görseller
Gülmekten ölmeyi kim istemez?
Karnınızı tuta tuta gülmeyeli ne kadar oldu?
Ya da "Gözümden yaş geldi gülmekten" cümlesini kurmayalı
Hayattan zevk alarak yaşayan insanların güzel yaşlandıklarını görüyorum,
Her daim enerji dolu, mutlu, huzur verici yaşlılardan olmak ne güzel,
Onların bilgeliğinden yararlanmak için her daim çevrelerinde olmak istersin,
Sana o güçlü hafızasıyla bir şiir okur hayran kalırsın,
Birlikte film izlersin büyük keyif alırsın,
Onun o yumuşacık gıdığından öper sevgi dolarsın,
Onun o güzel, her daim bakımlı hali sana güç verir,
Yaşlanmaktan korkmazsın,
Çok şanslıyım çünkü benim bu anlattığım bir hayal kahramanı değil, 
Bizim biriciğimiz; Mualla Teyzem,
O benim yarı annem, yanında üniversiteyi okudum,
Ondan çok şey öğrendim,
En çok da çocukla çocuk olmayı, 
Herkesle barışık olup hayata pozitif bakmayı,
Yaşlanmanın güzel olduğunu korkulacak birşey olmadığını da onunla öğrendim,
Her fırsatta ona koşarak giden onun o güzel enerjisinden yararlanmak isteyen çocukları, torunları, akrabaları olması hayattaki en büyük hazine,
Bunları bana hatırlatan facebook'ta  yapılan bir paylaşım. Bu hikayenin kahramanı 87 yaşında üniversiteye başlayan Rose ve onun gençlere yaptığı bir konuşma. Ne güzel şeyler söylemiş gerçek veya hayal ürünü olsa da Rose'un söylediklerini dikkate almakta fayda var.
Buyurun Rose'un konuşması aşağıda;
"Yaşlandığımız için eğlenmekten, oynamaktan, yaşamaktan vazgeçmeyiz... 
Eğlenmek, oynamak ve yaşamaktan vazgeçtiğimiz için yaşlanırız. 
Genç kalmanın, mutlu olmanın ve başarıya ulaşmanın sadece dört sırrı vardır... 
Hergün gülmek ve yaşama katacak mizah bulmak... 
Bir rüyanız olmalı mutlak... 
Rüyalarınızı kaybettiniz mi, ölürsünüz. 
Etrafımızda dolaşan pek çok kişi aslında ölü ve bundan kendilerinin bile haberi yok...
Yaşlanmakla, büyümek arasında çok büyük bir fark vardır... 
Eğer 19 yaşındaysanız ve bir yıl hiçbirşey yapmadan, hiçbirşey üretmeden bir yıl sırtüstü yatarsanız, sadece bir yaş yaşlanır, 20 olursunuz... 
Ben 87 yaşındayım ve ben de bir yıl hiçbirşey yapmadan, hiçbirşey üretmeden sırtüstü yatarsam, 88 yaşımda olurum. 
Herkes bir yılda bir yaş yaşlanır. 
Bunun için özel bir yetenek ya da bilgiye ihtiyaç yoktur. 
Oysa bir yaş daha büyümek için, mutlak birşeyler yapmak, üretmek, kendini geliştirecek fırsatları bulmak ve kullanmak gerekir.
Asla pişman olmayın... 
Biz yaşlılar, genelde yaptıklarımızdan değil, yapmadıklarımızdan pişman oluruz çünkü... Ölümden korkan insanlar, pişman olanlardır...
Pişman olmaktan korktukları için hiçbirşey yapmayanlardır..." 

3 Ağustos 2015 Pazartesi

AJDA PEKKAN'IN GENÇLİK SIRRI

Ajda Pekkan gibi hep 20'lerinde gibi görünmeyi hangi kadın istemez?
Onun her daim enerjik ve fit görünmesi kadınların gıpta ettiği bir durum,
Yaşınız kaç olursa olsun hep genç ve güzel olmak istemez misiniz?
Hem de hiçbir estetik ameliyat olmadan, botoks, dolgu yaptırmadan,
Çocuklarınız bile yaşlanıyor ama siz hep genç kız gibisiniz,
Bir düşünün bakalım ister miydiniz?
Daimi gençlik bir ödül mü, yoksa ceza mı?
Belki de şöyle söylemek daha doğru ölümsüz olmak mükafat mı?
Tüm bu soruları bana düşündüren Türkçe ismi Ölümsüz Aşk olan film,

Adaline Bowman, geçirdiği bir kaza sonucu  29 yaşında kalır ve hiç yaşlanmaz, 104 yaşına geldiğinde bile 29'unda görünüyor. Kızı onun anneannesi gibi göründüğünde bile O, genç ve güzeldir hiç yaş almamıştır. Bu uzun hayatı boyunca da aşklar yaşamıştır. Hatta son aşık olduğu adamın yıllar önce aşık olduğu adamın oğlu olduğu gerçeğiyle yüzleşince her şeyi açıklamak zorunda kalır.
Ölümsüz olmak hiç de güzel birşey değil bana kalırsa,
Seninle yol alan insanların bir bir ölümünü görmek,
Herkesin yaşlanması,
Senin bedeninin sadece yaşlanmaması,
Bunun yanında yılların verdiği tecrübe ve olgunluk,
Görüntün 29 olsa da sen aslında 100 yaşındasın,
Bu çelişkili durum pek de cazip gelmedi bana,
Çoğu zaman da şöyle düşünmüşümdür,
Yaşlı olmak zor, hasta yaşlı olmak on kat zor,
Yaş alsak ama hastalık ve yaşlılık bedenimize uğramasa,
Hep bir yaşta kalsak mesela 40,
Ama herkesin ömrünün süresi en  sağlıklı olduğun (örneğin 30-40 yaş civarı )  yaşın üzerinden gelip geçse,
60 veya 70 inde öleceksen de 40 yaş sağlığında yaşasan bu yaşları ,
Güzel olmaz mıydı?
Allah herkese iyilik versin tabi ama ölüm bazen de bir iyilik halidir,
Bilemeyiz....
İyi görünmeyi herkes ister,
Her yaşta bakımlı ve hoş olmak da olası değil mi?
İş şu ki, sağlıklı yaşlanalım,
Filmi öneririm zevkle izledim....