22 Ağustos 2015 Cumartesi

ANNEEE NOLUR DENİZE GİDELİM !!!!

20 yılı aşkın bir zamandır her yaz Yazlığa gideriz yıllık izinlerimizde. Havalar ısındığında deniz sezonu açıldığında tatile gitmek için gün sayarım Ankara’da. Deniz tatili yapmadan dinleneceğimi düşünmem, sanki tüm yılın yorgunluğunu denizin o dinlendiren, serin sularına bırakıyorum. Kış için hazırlık yapıyorum enerji topluyorum, deniz, güneş, kum bana bunu sağlıyor.

Karadeniz’de doğup büyüdüğümden dolayı yazlığa veya tatile gitme terimi bana çok yabancıydı çocukken. Ünye’de evimizin balkonundan karar verirdik denize gidip gidemeyeceğimize. Biz çocuklar -amca çocukları- aramızda konuşur “hava güzel, deniz de dalgalı değil, ne güzel olur denize gitsek” der ve karar alırdık. İş, anneleri kandırmaya ve ikna etmeye kalırdı.  Onların da planlı bir gezmeleri, işleri olmazsa hazırlıklar başlardı denize gitmek için. Biz çocuklar mayolarımızı, havlularımızı, topumuzu, şamyelimizi (bir tür deniz simidi, bildiğiniz araba lastiğinin içinden çıkan simit) hazırlar, anneler ise köfte patates kızartır, çay için küçük tüp alır, börek, salatalık malzeme, su sepetlere konurdu. Sadece denize girmeyle bitmezdi çünkü iş, acıkınca çocuk çoluğu doyurmak lazımdı bunları da anneler düşünürdü. Evimiz Ünye’nin içinde olduğundan dolayı deniz için otobüse biner plaja giderdik.  Hem piknik, hem deniz sefası anlamına gelirdi bizim için bu etkinlik. İnciraltı, Uzunkum, Gölevi, Derbent, Öğretmenler Evi, Araplar, Çamlık, Gavaklar, Fatsa Tarafı, Midrebolu o zamanlardan hatırladığım denize girilecek yerlerdi. Oralarda şimdi olduğu gibi pek tesis falan yoktu, ne duş, ne soyunma kabini ne de şezlong. Evde giyerdik içimize moyalarımızı orada kıyafetleri çıkarır denize koşardık. Biz “Karadeniz Çocuklarına” yüzmeyi kimse öğretmezdi, yüzme dersi aldırmayı aklına bile getirmezdi ebeveynler. Yıllar içerisinde her yaz, önce kıyıda kendimizce yüzme hareketleri ve oyunlarla “ördek suya daldı zil çaldı” diye suyun altına girip çıkarak,  sırt üstü yatmayı deneyerek “karnını şişireceksin dümdüz durabilirsin öyle yaparsan, bak dene oluyor” diyerek birbirimizi teşvik ederek, bazen de ayağımızın değmediği yere kazara gidip bir sürü su yutarak gerçek anlamıyla bata çıka öğrendik yüzmeyi. Annelerimizin “Kızım/oğlum açığa gitme sakın, girdap vardır, bak boğulursun!!!” uyarıları arasında denize koşardık. Yorulana kadar oynar, acıkana kadar kumlarda debelenirdik. En sevdiğimiz de denizden çıktığımızda ıslak ıslak Ünye’nin o gri incecik kumuna kendimizi bulamak olurdu. Nasıl yapışırdı kum tüm vücudumuza, mayolarımızın içi kum dolardı ama umurumuzda olmazdı. Annelerimizin romatizmalı ağrıyan bacaklarını da sıcak kuma gömerdik bu halimizle. Onlar da güneşten ve kumdan faydalanmalıydı şifa olsun diye. Anneler genelde elbise ile girerlerdi erkek yoksa kumsalda. Daha modern anneler ise etekli mayolarla ve şamyaller bellerinde girerlerdi denize.

Karadeniz’e güven olmaz bir gün önce yağmur yağdıysa denizin altı değişir, derinlikler farklılaşır, bir bakarsın sığ bir bakarsın derin olur. Bilmeyen için tehlikelidir yüzmek. Hele de kayaların çevresinde yüzmek, girdap olur kurtulamazsın boğulursun maazallah. Kumsalda kaç kez şahit olduk kaybolan çocuklara, suni teneffüsle kendine getirilmeye çalışılanlara.

Biraz daha büyüyünce kumlara kendimizi bulamaz olduk. Deniz hasırlarımız vardı, onları serer üzerinde güneşlenirdik, kumsalda yürüyüşler yapardık. Diğer plajlardaki arkadaşlarımızı görürüz umuduyla bakınırdık, rastladığımızda ise birlikte oturur eğlenirdik. Bazen de akşamları kumsalda yakılan ateşin etrafına oturur çeşitli anılar anlatır, oyunlar oynar, şarkılar söylerdik. Ateşin etrafında “bodrum bodrum”u söyleyip gitar çalan bir arkadaşımız da varsa keyfimize diyecek yoktu. 80’li yılların gençleri anlattıklarımla zaman tüneline gireceklerdir. 

Biz Karadenizliler tatil deyince yazlığa veya tatil köyüne, otele gitmeyi düşünmezdik. Zaten deniz burnumuzun dibindeydi. Çoğu zaman bunun kıymetini bilemezdik.
Şimdi öyle mi? Denizi olmayan bir şehirde yaşayınca özlem duyuyorum denize, en çok da havalar ısınıp deniz mevsimi açılınca. Evlendiğimde eşimin ailesinin Ege’deki yazlığına gitmeye başladık yazları. Yazlıkçı olmanın nasıl olduğunu gördüm. Her yıl aynı yerde buluşan yazlıkçılar akraba gibi oluyordu. Herkes birbirinin çocuğunun bebeklikten gençliğe geçişini 1 yıl aralıklarla takip ediyordu. “Aaa oğlanlar nasıl da büyüdü” “şu yakışıklı, bebekken çok ağlayan mıydı” cümlelerine gülümseyerek cevap veriyordum. Tabi onlar arasında yaşlananlar, evini satanlar, bu dünyadan göçenler de oldu zaman içerisinde.  Bahçemizdeki ulu bir ağacın kışın biz olmadığımız zaman kesilip yakılmasını hala hazmedemedim, ama iş işten geçmişti biz geldiğimizde. Yılda bir geldiğimizden dolayı bir de yazlıkta hiç iş bitmez, sürekli bahçeyle ve evdeki bazı aksaklıklarla uğraşırız. Her şeye rağmen güzeldir, yazlıkçı olmak. Otel gibi değildir, keyfine göre yatar kalkar, yer içersin. İstediğin saatte denize girer, istediğin saatte uyursun. Ama her zaman bu tatil sana çok kısa gelir hemen geçer sayılı günler, bir de bakmışsın Ankara'ya dönüp işe başlamışsın !!!

6 yorum:

deniz dedi ki...

Otuzüç yıllık bir yazlıkçı olarak yazdıkların çok tanıdık geldi Fatma'cım. Dediğin gibi çocukluğumuz, genç kızken akranlarımızla yakın zaman dilimlerinde evlenip çoluk çocuk sahibi olmamız , onları beraber büyüterek bugünlere varmamız ve evi satanlar yada hakkın rahmetine kavuşanlar, yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmeyen akrabadan öte komşuluklar yada maalesef tam tersi sizin çınarı kesen vicdansızlar gibi bizimde begonvillerimizi kesen düşman başına komşular kısacası acısıyla tatlısıyla geçirilen günlerle , yine göz açıp kapanıncaya kadar geçti serzenişleriyle geçirilen yazlar... Sanırın bütün yazlıkçıların ortak duyguları

Hayat İzlerim, Kitap Sesleri dedi ki...

Denize kıyısı olan şehirlerde aynı biçimde geçiyor çocukluk. Ben halen deniz çok severim. Basımı uzattigimda bir yerlerden deniz gormem gününün güzel geçmesi için yeter de artar bile. Ankara'da yaşamak bunun için bana hep zor gelmiştir Mavianem. Ama tabii hayat şartları bilinmez. Belki günün birinde yolum düşer oralara ...

Syhn dedi ki...

aman da amann.
şimdiden deniz mi özlenmiş..
ama karadenizli olunca gayet normal.

Handan dedi ki...

Karadeniz'de kıyıdaki çakıllara dalgalar beni çarparken ne ara yüzmeyi öğrendim hiç bilmiyorum :)

Neyse ki hiç denizden uzaklaşmak zorunda kalmadım. Her ne kadar İstanbul'da sadece seyirlikse de yine de güzel. Ankara'ya ilk gittiğimde nefes alamamıştım deniz olmadığını düşündükçe :)

Kafa Dergi dedi ki...

E tabii ama, yazın yazlığa/denize gitmeden olur mu hiç! :) Yaz demek deniz, güneş, kum, dalga demek Mavianne... :)

(Gerçi Karadeniz'de sahiller şimdi doldurulup otoyol yapılıyor ama Ege, Akdeniz hala güzel.)

Mavianne! Kafa'da Ters Düz başladı! Duyu(ru)n istedim, hadi çok sevgiler... :) :) :)

kadriye dedi ki...

Biz son yıllarda yazlıkçı olduk. Çünkü çocukken 1 saatlik mesafede deniz vardı ve hafta sonları giderdik. Ama yazlıkçılığı da sevdim.